Psikologların bu konuda hâlâ bir kitap yazmadığına şaşıyorum.
Vücudumuzu ölümsüzleştirmek istercesine gösterdiğimiz gayret ve harcadığımız paranın dünya ekonomisinde kayda değer bir yeri var.
Günümüzün aletli jimnastik salonlarını, yatak odalarındaki sabit bisikletlerle kürek çekme makinelerini, Belgrad ormanı koşucularını yıllar öncesinin vücudu zinde tutmaya yönelik kitaplarına borçluyuz. 'Kanada Atlı Polisinin Egzersiz Kitabı' bile bir ara ABD'de en çok satan kitaplar listesine girmişti. Sonraki yıllarda rejim yazıları moda oldu. Bugün de öyle. Bu konuda söyleyecek yeni bir şeyiniz varsa ya da şimdiye kadar söylenenleri sanki ilk defaymış gibi çok farklı bir şekilde sunmayı becerebiliyorsanız, Batı'nın önde gelen yayınevleri size astronomik avanslar ödemeye, kitabınızı Tagalagdan Çinceye kadar birçok dile çevirmeye hazır.
Milano'da defileye çıkmış gibi boy boy, boyalı vitaminler, sıfır sigara, kalbe iyi gelir diye akşamları tek kadeh kırmızı şarap, programlı seks, her gün hava raporunu takip edercesine piyasaya çıkan yeni aletlerle vücudun çeşitli fonksiyonlarını ölçmek, dünyanın her yanında milyonlarca 'çağdaş insanın' yaşam biçimi.
Modern insan, vücudunu garantiye almış olmanın yalancı huzuru içinde. Tıptaki buluşlarla yaşam süresini uzatan türümüzün yeni korkusu vücut sapasağlamken kafanın koyuvereceği. Unutmak. Saçmalamak. Evin yolunu şaşırmak, havaalanı yerine sinemaya, tuvalet yerine komşuya gitmek.
21. asrın sağlıklı insanının yaşlılığında 'kafayı üşütme' korkusu var.
Kim bilir bu korkular üzerine ne gibi yeni ürünler piyasaya sürülecek, nasıl pazarlanacak?
Yakında beyin vitaminleri modasıyla birlikte, beyin jimnastiği kitapları ve uzmanları, gündelik yaşantımızın parçası olursa hiç şaşmamalı. Her sabah uyandıktan sonra beş dakika bilmece çözülecek, eş dost ziyaretlerinde en yeni, beyni dinç tutma buluşları konuşulacak, düzenli aralıklarla beyin fonksiyonlarımız ölçülecek ve ona göre butik beyin jimnastiği programları geliştirilecek.
Ama daha o günlere gelmeden belki de modern insan, alışık olmadığı bir şey yapmayı da deneyebilir. Bilgi çağı denilen günümüzde düşüncelerimizi metalaştırmanın, paraya çevirmenin o denli peşine düşüldü ki, Newton'un 'Elma kafama neden düştü?' ya da Eflatun'un 'Ahlaklı insan nasıl olur?' türünden sorular sormak, cevaplarını aramak önemsenmez oldu. Bir tanıdığımın çocuğuna 'Erdem nedir?' diye sorulduğunda, 'Amca bana şıkları söyle' diye cevap verdiğini hatırlıyorum.
Yeni dünya düzenini alternatifsiz görmenin aymazlığı, bize, dünyamıza, yaşantımıza, geleceğimize ilişkin en temel soruları sormayı unutturuyor. 'İnsanlar neden aç?', 'Neden işsizlik var?' gibi sorularla barış arayışı, çağdaş 'uygarlığımızın' olgun temsilcilerine çocuksu özlemler gibi geliyor olmalı.
İkinci Dünya Savaşı bittiğinden bu yana çıkan 100'e yakın savaşta ölenler 100 milyondan fazla. Yurtlarından olup göçe zorlananlar, uygarlığımızın tarihindeki toplam göçmen sayısından çok.
Ve derdimiz sağlıklı yaşamak.