Konu Etiketleri:

çekirdek ingiliz devleti, ünlü osmanlı istihbaratçılar, mavroyani paşa, yeniçeri ocağının kaldırılması cadı, osmanli hafiye teşkilatina sizmiş iranlilar, cin istihbaratı hakkında bilgi, osmanlı da ilk istihbarat, martalos veya voynuk, osmanlının gizli örgütü, osmanlı hafiye, osmanli hafiye, üçüncü ahmet hafiye teşkilatı, osmanlı hafiye teşkilatı, zehir hafiye teşkilatı, tepedelenli ali paşa istihbarat teşkilatı, hafiye ocağını kim kurmuştur, hafiye ocağı, 3 ahmet hafiye, 3ahmetin hafiye teskilati, orta çağ istihbarat, osmanli ilk gizli haber alma örgütüütüütü, casuslar ülkesinde kitap, osmanlı mgk, osmanlının içindeki gizli ajanlar, 3ahmet dönemi hafiyelik,

+ Konu Cevapla
1 / 4 Sayfa 123 ... SonuncuSonuncu
1 den 5´e kadar. Toplam 20 Sayfa bulundu

Osmanli’da İstİhbaratÇilik -OSMANLI’NIN MGK’SI

 Bilim Forumları Katagorisinde ve  Osmanlı İmparatorluğu Forumunda Bulunan  Osmanli’da İstİhbaratÇilik -OSMANLI’NIN MGK’SI Konusunu Görüntülemektesiniz.=>İSTİHBARATIN DOĞUŞU -OSMANLI’NIN MGK’SI İktidar, egemenlik, sömürme ve güç savaşlarında tarih boyunca haberalma, yalan haber yayıp karşı gücü yanlış yönlendirme ...

  1. #1
    Super Moderator _kanka** - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Dec 2010
    Mesajlar
    3.216
    Tecrübe Puanı
    5


    Tanımlı Osmanli’da İstİhbaratÇilik -OSMANLI’NIN MGK’SI







    İSTİHBARATIN DOĞUŞU -OSMANLI’NIN MGK’SI




    İktidar, egemenlik, sömürme ve güç savaşlarında tarih boyunca haberalma, yalan haber yayıp karşı gücü yanlış yönlendirme yöntemini hep uygulamıştır. Ticaret burjuvazisinin oluşması ve meta dolaşımının ulusal sınırları tanımamasından sonra haberalma hem boyut değiştirmiş, hem de daha profesyonel ve geniş bir yelpazeye yayılarak bir meslek bir sektör halini almıştır. Artık güç savaşlarında sadece haber alma değil, haber toplamaya karşı koyma, psikolojik harp yapma meslekten öteye; sanat haline dönüşmüştür.

    İlk haber alma / istihbarat örgütünün kim tarafından ve ne zaman kurulduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte, bu mesleğin insanlık hayatında paranın yer almasından sonra ortaya çıktığı bilinmektedir. Para, güç ve iktidarın sembolü olduğundan dolayı, site devletlerinden modern devlet sürecine kadar insanoğlunun geçirdiği süreçte istihbarat, insanlık tarihinin akışını değiştirdi. Para ve dolayısıyla güce sahip olabilmek için rakip şehir, devlet veya imparatorlukları oyun sahnesinden atmak için yapılan bütün cephe savaşlarının öncesinde oldukça çetin ve bazen de keyifli istihbarat savaşları yaşanmıştır. Bu savaşlar tamamen gizli yürütülmekte olup, artık “ düşman” ile ilgili gerekli bilgiler alındıktan sonra, legal-cephe savaşına girilmiştir.

    İstihbaratçılık dünyanın en eski merkezlerinden biri olarak biliniyor. İstihbaratçılığın kökeni, yazılı metinlere göre bundan tam 5000 yıl önceye dayanmaktadır. Milattan 5000 yıl önce Mısır Kralı III. Tutmosis, kuşatma altındaki Yafa kentine ajanlarını gizlice gönderdiği yazılı metinlerde yer alıyor. Ve yine bu tablet metinlere göre, Tutmosis’in ajanları Yafa’ya un çuvalları içinde giriyor ve şehir ile ilgili gerekli bütün bilgileri krallarına iletiyorlar. Gelen bu istihbarat raporundan sonra III. Tutmosis, savaş stratejisini belirleyip şehri daha az bir maliyetle ele geçiriyor.

    İstihbarat mesleğinin önemi, insanlık tarihinin akışını değiştiren semavi dinlerin kutsal metinlerinde de yer almıştır. Örneğin Tevrat’ta “ Yeuşa’nın ( Hz. Yüş’a Kabri İstanbul Beykoz sırtlarında bulunuyor) Adanmış Topraklara doğru gidişi” sırasında “şehri kolay ele geçirilmesi için, Eriha’ya iki kişinin gönderilmesi” emrediliyor ve bu kişilerin getirdiği bilgiler doğrultusunda “fetih hareketinin başlatılması” isteniyor.

    İstihbaratçılık bir meslek olmadan önce kervanlar, gezginler, büyücüler ve gezgin din adamları tarafından icra edilirdi. Meta dolaşımının hızlanması, sermaye birikiminin oluşması ile birlikte gelişen ticaret yolları ve artan nüfusla birlikte haberalma, hekimlik, tüccarlık, ziraatçılık gibi bir meslek haline gelmiştir. Özellikle baskıcı despotik yönetimlerde bir geçim kaynağı olmuştur.

    Avrupa’ da sermayenin yönetimde tek söz sahibi olması ve uluslar arası ilişkileri belirlemesinden sonra İstihbarat mesleği, dönem dönem en önemli “ geçim kaynağı” olmuştur. Profesyonel sermaye oluşmadan önce İstihbarat tamamen kilisenin kontrolünde ve çıkması muhtemel muhalefeti tasfiye etme aracı olarak kullanılmıştır. Kilisenin kendi egemenliğini kaybetmemesi için, cadı avı ve aforoz mekanizmasını; din adamlarını da aynı zaman da birer muhbir, haberalma elemanı olarak kullandı. Kilise, derebeyler ve büyük toprak sahiplerinde oluşan sermaye birikiminden sonra iktidar gücünü kaybetmemek için yüzyıllar süren savaşlarda yüz binlerce insanı katlettirmekten geri durmamıştır. Bu anlamda semavi dinler arasında sicili en bozuk din maalesef Hıristiyanlığın Katolik yorumudur.

    Kilise’nin “iç iktidar” uğruna akıttığı / akıttırdığı kanın kat be katını “dış iktidar” uğruna akıtmaktan çekinmemiştir. Özellikle Orta Çağ’ da Tapınak şövalyeleri aracılığı ile yaptığı istihbarat ve açık cephe savaşlarında Musevi ve Müslümanlardan yüz binlerce insanın kanını akıtmıştır maalesef.

    Batıda, istihbarat mesleği örgütlü olarak ilk önce Tapınak Şövalyeleri arasında doğduğu görülmektedir. Tamamen ayrı bir çalışma konusu olabilecek bu haber alma teşkilatına ilgili bölümde kısaca değineceğiz.


    DÜNYADAKİ İLK İSTİHBARAT ÖRGÜTÜ



    Türkiye’de birçok kaynakta, dünyanın ilk profesyonel istihbarat örgütünün İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth tarafından 1530’lu yıllarda kurulduğu iddia edilmektedir. Oysa Doğu’ya baktığımızda, ilk organize İstihbarat örgütünün bu tarihten yaklaşık 1000 yıl önce kurulduğunu görürsünüz. İlk istihbarat örgütü, Çinliler tarafından Göktürklere karşı 570’lı yıllarda kurulmuştur ve İstihbarattan sorumlu bakanın adı da Çang Sun Çing’dir. Göktürk’lerin hızla yükselmesi, bölgede güç olması ve Çin’in Batı ile Hindistan gelirlerine el koyması üzerine imparatorluk tarafından derhal bir haber alma örgütü kurulur.

    Ağırlığını Budist rahiplerinin oluşturduğu bu istihbarat örgütünün elemanları tapınak ve çeşitli devlet kademelerinde eğitildikten sonra Göktürk ülkesine gönderirler. Rahip, seyyah, tüccar ve hekim rolünde Göktürk ülkesine yayılan ajanlar, aynı şekilde ülkenin en önemli ve büyük sarayına; Kağan Sarayı’na da sızmış ve yüksek mevkiler elde etmişlerdi.

    Sarayda saygın mevkiler elde eden ajanlar, sonunda Göktürk Hakanı Şapolyo ile “en büyük boy”un lideri Apohan’ın arasını bozmuş ve bir iç savaşın çıkmasına sebep olmuşlardı. Çıkan iç savaş sonucu Şapolyo zayıflamış ve ülkesini birlik halinde tutamamıştı. “Kök Türk ili ikiye parçalanmış ve kardeş kardeşin kanını içmeye devam ediyordu İçing’in uğursuz sarı donlu çaşıtları yüzünden. (Çinin Sarı kıyafetli ajanları)” Göktürk’lerin iç savaşa girmesi ve bölünmesi ile birlikte Çin’in batı ticaret yolları ve Hindistan gelirleri yeniden sorunsuz akmaya devam etti.

    Çin İstihbarat servisi bununla da yetinmemiş, kendi içlerinde; Kuzey Çin’e hükmeden Topa Kuçi Hanedanı ile bu hanedana ait kültürü tarihin tozlu sayfalarına kaldırırlar. Burada da din adamı, barış yanlısı rahip ve hekim maskesi ile yer edinen ajanlar, 500’ün ikinci yarısında güçlü Topa Hanedanlığını ikiye bölmeyi başarırlar. Topa devleti ikiye bölündükten sonra halkın inançlarını değiştirme konusuna yoğunlaşan ajanların çalışmaları sonucunda Topa kültürü ve medeniyeti bu yüzyılla birlikte gitti. Böylece Tarih, ajanların ilk kez bir kültür ve medeniyeti yok ettiğine tanıklık etti… Çin kaynaklarında Çang Sun Çing’in örgütü ile ilgili doyurucu bilgiler bulunmaktadır.


    ----------------------------













    OSMANLI’DA İSTİHBARATÇILIK



    Osmanlılarda istihbarat faaliyetleri, kuruluş döneminde başlar. Osmanlılar, modern istihbaratçılık olarak tanımlanabilecek Martalos ve Voynuk teşkilatları kurarak dış ve iç gelişmeleri sıkı takip altına almayı başarmışlardır. Bu teşkilatlarda, özellikle Martolos ‘ ta ağlırlıklı olarak gayri Müslim tebaa çalıştırılmıştır. Hatta Bizans’a ajanlık yapan keşişlerden de faydalanılmıştır.

    Osmanlı İmparatorluğun yükseliş döneminden itibaren yabancı devletler İstanbul’da elçilikler kurarak Doğu’dan düzenli istihbaratı sağlamalarına rağmen Osmanlı İmparatorluğu’nun buna teşebbüs etmemesi bazı çevreler tarafından eleştirilmektedir. Oysa Osmanlı Devleti hem tüccarlar ve seyyahlar, hem de bizatihi yabancı elçilerden düzenli olarak bilgiler almayı başarmıştır.

    Mühimme Defterlerine bakıldığında, Osmanlı’nın bu alanda ne kadar başarılı olduğu görülecektir. Bu defterlerde Padişahların Anadolu ve Rumeli Beylerbeyinden komşu ülkeler hakkında düzenli istihbarat ve karşı istihbarat faaliyetleri hakkında bilgi aldıkları sarih bir şekilde bellidir.

    Mühimme Defterlerinde özellikle Hakan tarafından uç beylerinin komşu ülkeler hakkında istihbarat ve karşı istihbarat faaliyetlerine ağırlık vermeleri konusunda hükümler bulunmaktadır. Bu hükümlerde, ajanlar aracılığı ile komşu ülkelerin orduları ve bu orduların hareket tarzları konusunda çok bilgi toplamaları; bu bilgileri anında saraya bildirmeleri emredilmektedir.

    Osmanlı’nın yalnız istihbarat toplama ve istihbarata karşı koyma, kontrespiyonaj(karşı casusluk) yayma konusunda çalıştığını düşünmek bir yanılgı olur. Duraklama ve gerileme devirlerinde padişahlara sunulan risale ve layiha (tasarı)lar dikkatle okunduğunda birer istihbarat analiz raporlarından başka bir şey olmadığı görülecektir. Bu risale ve layihalar, ortaya çıkan bozuklukları anlattıktan sonra, bozuklukların sebepleri ele alınıyor. Akabinde de çözüm öneriyorlar. Koçi Bey Risalesi ile Tatarcık Molla Abdullah Efendi Risalesi türünün en önemli belgeleridir. Bu anlamda Osmanlı Devleti, rakibi olan diğer imparatorluklardan hayli ileride olduğunu söyleyebiliriz.

    Osmanlı’da kurumsal İstihbaratçılık, Fatih Sultan Mehmet tarafından merkezi yönetimin kontrolüne alınacaktı. Doğu ve Batı’dan gelen binlerce İstihbarat Divan’da toplanır ve analiz edilirdi. Fatih’in bu yöntemini Sultan IV. Murat Han ile KöGoogle Page Rankingülü Mehmet Paşa başarı ile uygulayacaklardı. Bu yüzdendir ki ekonominin bozuk olması ve devlet hazinesinin sıfırı tüketmesine rağmen IV Murat ile KöGoogle Page Rankingülü dönemi Osmanlı’nın güçlü dönemlerindendir.

    Fatih’in Divan Analizi yöntemini Sultan II. Mahmud’un da başarıyla uyguladığını görüyoruz.

    Osmalı’da. Batılı tarzda istihbaratçılığın Sultan III. Selim döneminde karşımıza çıktığını görüyoruz. Artık tekke ve zaviyelerin ağırlıkları yavaş yavaş kaybolmuş. Oluşturulan bir gizli kadro ile devletin çelik çekirdeği oluşturulmuştur. III. Selim’in böylesine bir yolu tercih etmesinin sebebi, tahta geçtiği yıl Fransa’da ihtilal yapılmış, imparatorluk yıkılarak yerine ulus devlet kurulmuştur. Osmanlı’nın uluslar topluluğu göz önünde bulunduran III. Selim, görünen devlet yöneticilerinin yanı sıra, olağan üstü yetkilerle donatılmış 24 kişilik bir çekirdek devlet kadrosunu kurmayı kaçınılmaz görmüştür.

    Kaynak: Türkiye'de İstihbaratçılık ve Mit

  2. #2
    Super Moderator _kanka** - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Dec 2010
    Mesajlar
    3.216
    Tecrübe Puanı
    5


    Tanımlı Ce: Osmanli’da İstİhbaratÇilik





    OSMANLI’NIN MGK’SI


    1792’de Avusturya ve Rusya ile savaşan Osmanlı İmparatorluğu, artan savaş masraflarını halkın sırtına yükler. Zaten tarım ekonomisine bağlı olan halk, bu vergilerin altında gittikçe ezilmektedir. Rus elçiliğindeki diplomat kisveli ajanların kışkırtmaları sonucunda ulema, III. Selim Sultanahmet Camii’nde Cuma namazı kılarken, isyana teşebbüs eder. Kızgın olan halk kitleleri ulemanın önderliğinde camiye baskın yapar. Yeniçeri askerlerinin yardımı ile Şeyhülislam (Yargıtay Başkanı) ve Sadrazam hayatını zor kurtarır ancak, Sultan camide esir kalmıştır.

    Padişah, halkın isteklerine boyun eğdikten sonra Saraya dönmesine izin verilir. III. Selim Han, saraya gelir gelmez gelen İstihbaratları değerlendirerek isyanın öncüsü olan birçok âlimi öldürtür, kimilerini zindana atarken kimilerini de sürgüne mahkûm eder. Sadrazam’ın bu olaydaki basiretsizliği karşısında derhal devletin çekirdek kadrosunu oluşturmaya başlar.

    Diğer yandan Osmanlı orduları Tuna boyları ve Karadeniz’de ağır bir yenilgiye uğrar. Henüz resmiyet kazanmayan bu gizli komitenin tavsiyesi ile Sultan, savaş hakkında konuşulmasını yasaklar. Yasak bununla da kalmaz. İstanbul’daki bütün kahvehaneler kapatılır; sokaklarda toplu yürünmesi yasaklanır.

    Temmuz 1792’de Padişah, kurduğu bu komiteyi Sadrazam’ın yetkilerine ortak eder. Hatta bazı konularda yetkileri Sadrazam’ın üzerindedir. Bu komite, bir nevi Osmanlı’nın Milli Güvenlik Kurulu’dur. Osmanlı Devletine yapılan dış müdahalelerden dolayı Sadrazam’ın çaresiz kaldığı yerlerde bu komite devreye girmiş ve hayati kararları eyleme dökmeyi başarmıştır.

    Ancak, gelişen sanayi ve kapitalist sermaye, artık imparatorlukları kemirmeye başlamıştır. 1793 yılında İstanbul ve devletin en önemli gelir kaynaklarından olan Mısır’da açlık baş gösterir. Öyle bir kıtlık yaşanır ki İstanbul ve Kahire sokakları açlıktan ölen insanlarla doludur. Osmanlı MGK’sı olan bu komite, çözüm üreteceğine, Padişah’ı sürekli yasalar çıkarmaya yönlendirirler. Bu gizli komitenin (MGK’nın) Padişahı yanlış yönlendirdiğini söyleyen devlet adamları ise bir bir tasfiye edilmektedir:

    Kuruluşundan beri Osmanlı MGK’sına karşı çıkan Sadrazam Yusuf Paşa, öldürülerek malları kamulaştırılır. Rumeli Beylerbeyinin kafası kesilerek saray duvarından günlerce halka teşhir edilir
    .

    Reis efendi ise, kahvesine zehir atılarak öldürülür. Artık İstanbul’da devlet yönetiminde olan insanların arasında ölüm kol gezmektedir. MGK, devleti tamamen ele almış ve istediği her ferman ya da beratı Padişah’a çıkarttırmaktadır.

    Ölüm’ün kol gezdiği 1793 yılında bilinmeyen sebeplerle İstanbul’da birbiri ardına yangınlar çıkar. Yangınlar öyle bir hale gelir ki Padişah’ın yaşadığı Topkapı sarayı bile tehdit altındadır. Osmanlı MGK’sı, kendisine karşı en büyük güç olarak gördüğü Yeniçeri Ağası’nı bu yangınları sorumlusu olarak gösterip padişah tarafından idam edilmesi için ferman çıkartır. Yeniçeri’nin başına MGK’ya bağlı bir Ağa getirilir ama yine de ordunun bel kemiği olan bu kanada güvenilmemektedir.

    Zaten ekonomisi ( kaybedilen savaşlar ve kıtlıklardan dolayı) çökmekte olan Osmanlı Devleti’ne Nizam-ı Cedid adı altında yeni bir ordu kurdurulur. Bu ordu ile amaç, Yeniçeri’ye karşı bir güç dengesi oluşturmaktadır. Ancak cephelerde savaşlarla boğuşmakta olan Yeniçeri’nin bunu düşünecek hali yoktur.

    Fransa’dan ve İtalya’dan getirilen subaylar, Nizam-ı Cedid askerlerini eğitirlerken bir yandan da ülke genelinde geniş İstihbarat faaliyetleri yürütürler. Osmanlı ordusunun gücü, mukavemetini ve savaş kabiliyetini raporlar halinde kendi ülkelerine bildirirler. Çekirdek kadro MGK, orduyu tamamen Fransız subayların kontrolüne bırakmış, İstanbul ve Anadolu’da yönetimden hoşnut olmayan Türklerin peşine düşmüştür.


    İÇ MUHALEFETİN TASFİYESİ



    Üçüncü Selim tarafından kurulan ve daha sonra Encümen-i Daniş olarak yeniden dizayn edilen ve artık gün yüzüne çıkacak olan Osmanlı MGK’sının en büyük çalışmalarından biri, iç muhalefeti sindirmek ve susturmaktır. Yapılanmasını İran İstihbarat servisinden (Üçüncü selimden yüzyıllar önce yaşayan Sasani Hükümdarı Ardeşir’in örgütü) devşirerek alan Osmanlı MGK’sı yöneticiler arasındaki kavgalarda taraf tutmuş ve birçok değerli devlet adamının harcanmasına sebep olmuştur.


  3. #3
    Super Moderator _kanka** - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Dec 2010
    Mesajlar
    3.216
    Tecrübe Puanı
    5


    Tanımlı Ce: Osmanli’da İstİhbaratÇilik





    II. MAHMUD DÖNEMİ VE BAŞBAKANLIK

    KOLTUĞUNDAKİ AJAN



    III. Selim’in tahttan indirilerek yerine II. Mahmud getirildi. Sultan II. Mahmud tahta oturur oturmaz Mehmet Sait Halef Efendi’yi Sadaret (Başbakanlık) makamına oturtacağını söyleyince, III. Selim’den kalan Osmanlı MGK’sı adı geçen şahsın hem İngilizlere hem de Fransızlara casusluk yaptığını söyler. Ancak II. Mahmut, Saltanat tahtını bir yerde borçlu olduğu ve sürekli kendisine akıl hocalığı yapan Halet Efendi’de ısrar eder. Bunun üzerine ‘çekirdek devlet” MGK, Halet Efendi’nin İngiliz ve Fransızlarla olan ilişkilerini hafiyelerin verdiği raporlarla padişahın önüne serer. Padişah bütün bunlara aldırış etmez ve Halet Efendiyi Başbakanlık görevine getirir.

    III. Selim’in MGK’sının kendisine engel olma çabalarından saraydaki muhbirlerden öğrenen Halet Efendi, Başbakanlık görevine gelir gelmez, “ çekirdek devlet”in yapısını değiştirmeye başlar. Derhal bazı üyeleri görevden alır, onların yerine yeni üyeler atar. Bir süre sonra da bazılarını çeşitli yollarla öldürtür.

    Halet Efendi’nin yeri gelince Padişah’ın bile önüne geçen bu “derin devlet”in yapısını değiştirme gücü, Yeniçeri Ocağı’ndan gelmektedir. Ordunun en güçlü kesimini oluşturan yeniçeri ağaları (generaller), Halet Efendi’nin has adamlarıdır. Sarayda darbe ve entrikalar yapan Halet Çelebi’nin III. Selim’in kurduğu “çekirdek devlet” kadrosunu katlettirmesi, ileride Osmanlı’nın geleceğini etkileyen en önemli olay olacaktı.

    Sultan II. Mahmut dönemi de III. Selim dönemi gibi karmaşık olaylarla geçti. Tahta çıktığı 1808 yılından Yeniçeri Ocağı’nın kaldırıldığı 1826 yılına kadar İstanbul ve taşrada baş gösteren karışıklıklar ve ayaklanmaların hepsinin temelinde bürokrasiye olan isyan, artan vergiler ve yönetimin kokuşması idi. Mevcut düzenden rant sağlayan ve varlığını o ortamda yürütebilen Yeniçeri Ocağı, saray ve padişahı istediği gibi yönlendiriyor ve istediği kararları aldırabiliyordu.

    Yeniçeri’yi yedeğine alan Sadrazam Mehmet Sait Halet Efendi, kendi oluşturduğu “çekirdek devlet” kadrosunun da gücünü kullanarak istediği kararları padişaha aldırıyor, devletin gidişatını düzenlemek ve yeniden yapılanma için çalışan vezir, paşa ve diğer bürokratları tek tek ya sürgüne göndertiyor ya da Padişah fermanı ile öldürtüyordu.

    Yıllardan beri süre gelen Rus Harbi ve iç isyanlar, durumu daha da kışkırtıyordu. Ruslar, bu durumdan faydalanarak Osmanlı’dan Abhazya, Gürcistan, Besarabya, Eflak ve Boğdan’ı (bugünkü Romanya) istiyor ve Sırplar’a bağımsızlık talebini yineliyordu. Diğer yandan da “Halet Efendi” entrikaları Osmanlı sarayını tamamen sarmış bulunuyordu. Rumeli’den Hicaz’a kadar Osmanlı topraklarının her yerinde Halet Efendi’nin entrikaları kabus gibi dolaşıyordu. Ortalığın böyle karışık olduğu bir dönemde Sultan Mahmud’un etrafında kimlerin oluştuğunu Tarih’i Cevdet’te Cevdet Paşa şöyle anlatıyor:

    “ II. Sultan Mahmut Hazretleri, şehzadeliğinde Sultan III. Selim Hazretleri ile birlikte kafes içinde söyleşirken ondan aldığı dersleri çok iyi hıfz etmiş ve şahin gibi kafesten çıkıp ta Saltanat tahtına oturduğunda zorbaların, özellikle Yeniçeri haydutlarının ortadan kaldırılmasını kararlaştırmıştı.

    1812 yılında bu sırrını Halet Efendi’ye açtı. Ondan içtenlikli hizmet bekliyordu. Halet Efendi ise, taşradaki zorbaların cezalandırılması konusunda aşırı derecede sertlik göstermekte olduğu halde, Yeniçerilere hadlerinin bildirilmesi konusunda ikiyüzlü ve hileli yol tutmuştu. Her gün bir mazeret ve bahane bularak ve türlü dolaplarla padişahı aldatıp oyalayarak Yeniçeri işini geciktiriyordu.

    Kendi mevkiini korumak için taşra görevlilerini soyup elde ettiği gelirleri Yeniçeri Ocağı ileri gelenlerine ve gerekli gördüğü başkalarına dağıtıyordu.”

    Halet Efendi’yi anlatmaya devam eden Ahmet Cevdet Paşa, yeni üyelerden oluşan Osmanlı MGK’sının hemen hemen bütün üyelerinin Sadrazam’ın adamı olduğunu satır aralarında vurgular:

    “ Zamanın gereklerine ayak uydurarak devletin yöntem değiştirip işe yarayacak yeni bir ordu kurması zorunlu olduğundan, padişahın adamlarından Silahtar Ali Bey gibi bazıları eski yöntem ve gidişi yererek Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması doğrultusunda padişahın düşüncesi ile birlikte iseler de, Başçuhadar Seyyid Ömer Ağa ve Berber başı Ali Ağa gibi bazıları da sarayda uygulanan eski yöntem ve protokolün bozulup değiştirilmesini hiç uygun bulmuyorlardı. Çünkü, asker sınıfında değişiklik yapılırsa, bunun saraya bulaşacağını düşünüyorlar ve bu nedenle eski gidişin değiştirilmesinden sakınarak ve eski ocakların gayretlerini güderek Halet Efendi’den yana oluyorlardı.
    Özellikle Ömer Ağa eski yöntemlere çok bağlı olduğundan, Padişah’ı çok sıkardı. Ama ona çok bağlı ve içi temiz bir adam olup padişah tarafından çok sayılır ve gözetilirdi. Yürekli ve açık sözlü olduğu için her dediğini yürütüyordu.

    Padişah, sarayın dışında Yeniçerilerin sıkıntısı, Saray’ın içinde de birtakım eski yöntem ve protokolün baskısı altında sıkılıp kendisini manevi bir kafes içinde göründüğünden, Yeniçerilerin işini bitirip Saray’daki kayıtları ve bağları kırıp nefes alarak yeni yöntemlerle devleti içinde bulunduğu perişanlıktan kurtarmak çaresini araştırmaktan ve güvendiği kişilerin ağızlarını aramaktan her ne kadar geri durmaz idiyse de, Halet Efendi her kapıyı kapatarak bu konuda kimseye meydan bırakmazdı.

    Halet Efendi, perde arkasında oynattığı oyunun gerçek durumunu anlayıp Padişah’a bildirebilecek kişileri birer dolapla ya öteki dünyaya, ya da taşrada göreve gönderiyor, önemli ve politik görevlere hep yeteneksizleri geçiriyordu. Bu türden yeteneksiz kişiler devletin önemli işlerini yürütmekten aciz olduklarından her zaman Halet Efendiye başvururlardı. Herhangi bir engel çıkıp Halet Efendi’de işin üstesinden gelemezse, pek çok hediyelerle kendinden bağladığı Yeniçeri ileri gelenleri aracılığıyla güçlüğü çözüme bağlayarak, kendi varlığını devlete kimya ve herkesin derdine deva olduğu imajını oluştururdu. Yeniçeri ileri gelenleri hep adamı olduğundan, gerektiğinde bir takım gösteriler yaptırarak saltanat çevresini korkutup Saray’ın içinde ve dışında istediğini yerine getirirdi.”

    Saray ve ülke bürokrasisine bu kadar hakim olan Halet Efendi, özellikle İngiliz Elçiliğinin kendi etrafında kurduğu ajanlar ordusunun yönlendirmesi ile ülke genelinde terör estiriyordu. Osmanlı’ya bağlı ve çok güçlü olan, hatta Napolyon’un yaptığı “tam bağımsızlık” teklifini elinin tersi ile iten Tepedelenli Ali Paşa gibi bir devlet adamı ile Padişah’ın arasını bozmuş çevirdiği entrikalarla Tepedelenli’nin isyan etmesine sebep olmuştu. Bu isyanla birlikte Osmanlı’nın Balkanlar’daki egemenliği kâğıt üstünde kalmıştı.


  4. #4
    Super Moderator _kanka** - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Dec 2010
    Mesajlar
    3.216
    Tecrübe Puanı
    5


    Tanımlı Ce: Osmanli’da İstİhbaratÇilik





    VİYANA KONGRESİ



    Bugünkü Avrupa Birliği’nin tarihsel temeli olan Viyana Kongresi, yine Halet Efendi’nin marifetleri sayesinde Türkiyesiz yapıldı. Napolyon döneminin sona ermesi ile devletlerarası dengeyi kurmak için toplanan Viyana Kongresi’nde Osmanlı Devleti delegelerinin bulunamayışını bazı yerli tarihçiler şöyle açıklıyorlar:

    “Osmanlı Devleti’nin de kongreye delege göndermeye yetkisi vardı. Fakat içeride pek çok güçlükleri olup gözlerini dış meselelere çeviremiyordu. Üstelik III. Selim’in tahttan indirilmesi olayında ölen yetenekli kişilerin yerleri boş kalıp gerçekten devlet adamı denecek kişiler yetişmemişti.”

    III. Selim’in kıymetli devlet adamları taht kavgaları sırasında öldürüldükleri doğrudur. Ancak bu tarihçilerin unuttukları veya yorumlamak istemedikleri Halet Çelebi ismindeki bir felaket Osmanlı sarayındaydı. Ve çift taraflı ajan Halet Çelebi, devletin üst düzey bürokratları arasında yaptığı kıyım ile onların yerine ehliyetsiz, beceriksiz kişileri getirtmesi ile III. Selim’in oluşturduğu Osmanlı MGK’sı üyelerinin yeri boş kaldı.

    Halet Çelebi, İngiliz ajanlarının yönlendirmelerine kanmayıp Viyana Kongresine Türk delegeleri gönderseydi bugün Avrupa ve Türk tarihi çok başka bir mecrada akıyor olacaktı. Halet Efendi’nin bürokraside yaptığı katliamlar ve tasfiyeler yüzünden Osmanlı Devletinde siyasi müzakerelere katılabilecek ve başka ülkelere çalışmayan ileri düzeyde batı dillerini bilen üst düzey bürokrat yoktu. Dışarıda gelişen olayları ise Fener’li Rum tüccarlarından bilgi alabiliyorlardı.

    Osmanlı Devleti’nin Viyana Kongresi’ne katılmayışını Cevdet Paşa şöyle değerlendiriyor:

    “ Bu kongreye katılmak üzere Avusturya Başbakanı Metternich’in delege göndermemiz için yaptığı çağrıya Osmanlı Devleti şu düşünce ile uymadı: ‘ Hükümet bu öneriyi, her şeyden önce gereği gibi incelemeyip delege göndermekten uzak durdu. Çünkü devlet, Avrupa devletlerinden bazılarıyla ilişki kurup ittifak etmek yolunu bir süreden beri kendisi için yeni bir politika olarak tutmuşken, Avrupa politikasının bir kararda olmamasını deneyimlerle anladıktan sonra bu ittifak politikasında sıtkı sıyrılarak eskiden beri izlediği yansızlık politikasına dönmüş ve bunun da yararını görmüştü. Şöyle ki: Napolyon ile ittifak etmekten uzak durup Bükreş Barış Antlaşması’nı kabul ile yakayı kurtarmış olduğundan, şimdi Viyana Kongresi’ne delege gönderip de ülkenin bütünlük ve dokunulmazlığını devletlerin ortak güvencesi altına aldırması Metternich tarafından bildirildiğinde duraksayarak;

    a)
    Acaba söz konusu güvence Rusya’yı kuşkulandırır mı?

    b)
    Osmanlı Devleti’nin güvence istemesi, geleceğine güveni olmadığı düşüncesini uyandırmaz mı?

    c)
    Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne geri vermeyi antlaşma ile kabul ettiği kaleler konusu kongre gündemine gelip de geri alınmazsa, Osmanlı Devleti’nin bu kaleleri isteme hakkı büsbütün yitirilemez mi?

    d)
    Bu kalelerin geri verilmesi Bükreş Antlaşması’nın koşulları gereğinden olduğu çok açık iken, geri verme işleminin yerine getirilememesi durumunda, antlaşmalara verilen sözlere güven kalmayıp iş kuvvet kullanmaya ve yenmeye kalacağından, Viyana’da verilecek ortak güvenceye güvenilir mi?

    Viyana Kongresine katılmaktan çekinmenin başlıca nedenlerinden biri de Sırbistan’ın ayrıcalıklarının gündeme getirilmesi konusuydu. Oysa Osmanlı devleti korktuklarının hepsine daha sonra, yani Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasının ardından Akkerman Antlaşması’nda uğradı.”

    Ve, Osmanlı Devleti, sanayi güçlü olan Avrupa’dan bir ajan başbakanın marifetiyle kendisini çıkarmış ve onların desteğinden yoksun bırakarak yalnızlığa mahkum olmuştur. Bir Avrupa devleti iken, kendi elleri ile Avrupa Hukuku alanı dışına attı.


    İÇ KARIŞIKLIKLAR


    Osmanlı Devleti, dışarıda kendi (aslında Halet Efendi’nin) elleri ile izole ettirirken diğer taraftan da içeride karışıklıklar birbirini kovalıyordu. Yeniçeri’lerin Semer kaldırma (Bir ortadan-bölükten diğer ortaya geçme) olaylarından dolayı karada ve denizde tam üç gün üç gece çarpışıyorlardı. Bu esnada Yeniçeri’nin medrese öğrencilerine yaptığı zulüm, Kürt hamallardan birinin karısına sarkıntılık etmesi, öğrenci ve Kürt hamalların isyanı, Ermenilerin isyan girişimleri… Gibi olaylar devleti bir açmazın içine sokuyordu.

    Yine Halet Efendi’nin maharetiyle meydana gelen Tepedelenli Ali Paşa isyanı, Mora, Sisam ve Girit’te karışıklıklar, Rumlar arasında başkaldırmalar, üstelik bu başkaldırıların İstanbul’u merkez alması, Eflak ve Boğdan(Romanya)’daki karışıklıklar devletin her yönden güçsüzlüğünü ortaya koyuyordu.

    Rum Ortodoks Patriği Gregoryus, Mora’daki isyan eden Rumları yönlendirdiği ortaya çıkınca Hıristiyanların kutsal günü olan Paskalya’da azledildi, (Osmanlı Devleti’nde din adamları idam edilemezdi yasa gereği) Fener Patrikhanesi’nin orta kapısında asıldı. Mora isyanını yönlendiren üç Metropolit de İstanbul’un Balıkpazarı, Kaşıkçılar Hanı ve Parmakkapı gibi yerlerde asıldırılar.

    Bu sırada Sadaret Makamı’na mertliği ile bilinen ve doğru sözünü esirgemeyen Benderli Ali Paşa getirildi. Benderli Ali Paşa’nın sözünü esirgememesi, devlet idaresini bilmesinden dolayı Halet Efendi “saltanatının sarsılacağından endişelenerek” bir ayak oyunuyla onu önce Kıbrıs’a sürdürdü. ardından da orada öldürttü.

    Benderli Ali Paşa’dan kurtulan Halet Efendi, bu sefer, kendisinin sözünden çıkmayan Salih Paşa’yı Sadaret makamına getirdi. Salih Paşa’nın bu göreve gelmesinden sonra iç karışıklıklar daha da arttı. Tarih-i Cevdet’te Salih Paşa döneminden şöyle söz ediliyor:

    “ Salih Paşa’nın Sadrazam olduğunun ertesi Salı günü İstanbul’un birçok yerinde 12 Rum öldürttü. Bunlardan biri Arnavutköy Başpapazı idi. Onu izleyen Çarşamba günü 7 Rum daha idam ettirdi. Bu idamlardan cesaret alan Müslüman vatandaşlar, Kalas’ta Rumların Müslümanlara yaptıkları alçaklıkların öcünü almak için, bazı nedenlerle şahsi kin besledikleri Rumları öldürmeye başladılar.” Görüldüğü gibi Halet Efendi’nin maşası Salih Paşa yönetimi, varolan Kaos’u daha da artırıyordu. Durumun vahametini anlayan bir süre sonra kendisinin oluşturduğu gizli MGK’nın da yardım ve desteği ile Yeniçeri ocağını tamamen ortadan kaldırmayı başarır

  5. #5
    Super Moderator _kanka** - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Dec 2010
    Mesajlar
    3.216
    Tecrübe Puanı
    5


    Tanımlı Ce: Osmanli’da İstİhbaratÇilik





    CAMİDEKİ HIRİSTİYAN VE AJAN İMAM



    Osmanlı’da sona yaklaşmanın belirginleştiği dönemde istihbaratın ağırlıklı olarak içeriye yöneldiğini görüyoruz. Avrupa devletlerinin iç siyasete müdahale etmesi, hatta bazı sadrazamların padişahtan çok Rus, İngiliz veya Fransız elçilerinin sözleri ile hareket etmesiyle istihbarat bir ara tamamen basit Muhbirliğe dönüşecek kadar düzeysizleşir. İşte bu karmaşanın düzeltilmesi için Padişah tarafından Hekimbaşı Mavroyani Paşa Osmanlı Gizli Polisini düzene sokmakla görevlendirilir. (Osmanlı’da Padişah hekimlerinin hemen hemen tümü gayrimüslim olup büyük çoğunluğunun çift taraflı ajan olduğu bilinmektedir.)

    Mavroyani Paşa, Osmanlı Gizli Polis teşkilatını İngiliz sefiri(elçisi) Stratfort Cannig’in telkini ile kurulduğunu anlatıyor. Saray’ın İngilizlerden gelen bu teklifi kabul etmemesine rağmen, hürriyet kahramanı olarak gösterilen Tanzimat’ın Patronu Mustafa Reşit Paşa tarafından Polis İstihbarat Teşkilatı hayatiyet kazanır.

    Osmanlı Gizli Polis Teşkilatı’nı kuranların arasında bir başka ilginç isim de Ahmet Rasim Paşa’dır. Yeniçeri katliamında kadın elbisesi giyerek kurtulan Ahmet Rasim, İstanbul’da Dragomon (ajan) olarak çalışır. Ajanlıktan paşalığa kadar yükselmeyi başaran ender insanlardan biri de Ahmet Rasim’dir. Evlilik yolu ile akrabalık bağı kurduğu Mithat Paşa’nın Gizli Polis örgütünde de çalışır. İlginç bir benzerlik olacak ki, ikisi de gayrimüslim olan bu polis şefleri, Osmanlı’daki muhalefeti en sert şekilde susturmaya çalışan şahıslar olarak teşkilatın tarihinde yerini almışlardır.

    Aslen Giritli olan Mavroyani Paşa’nın kaleme aldığı tahmin edilen ve varolan iki nüshası da Fransız Ulusal Kütüphanesi’nde “Çok özel” bölümde korunan kitapta oldukça ilginç bilgilere rastlıyoruz:

    “Önce, Batı ülkelerinde İstihbarat örgütleri incelenmeye başlanır. Paris’te Vidocq’un tecrübesi üzerinde durulur. Vidocq, sahtekârlıktan yüzlerce hapis yatmış, sonra da Napeleon Bonapart zamanın da itibar kazanmış ve müthiş bir gizli Emniyet Teşkilatı kurmuştur. Napeleon döneminden sonra da yıllarca gizli polis olarak çalışmış, emekli olduktan sonra da hizmetlerine karşılık olarak bir gizli polis bürosu açmasına izin verilmiştir. Osmanlı Devleti bu alanda hazırlık içinde iken Paris elçimizdeki Sefels Soldenhof Efendi’ye Vidocq’un tecrübelerinden yararlanılması önerilmiştir. Bu nedenle geniş bir rapor hazırlanmış ve bu rapor Caning’in Osmanlı Polis Şefi olarak uygun gördüğü ve Mustafa Reşid Paşa’nın da kabul ettiği Civinis efendiye takdim edilmiştir.

    Korfu veya Kefelonyalı bir Rum olan Civinis Efendi yıllarca St. Petersburg’da kalmış ve Çariçenin hizmetine girmiştir. Adı bir hırsızlık olayına karışınca, Anadolu’ya kaçarak, burada uzun süre imam kıyafetiyle dolaşmış ve camilerde hocalık yapmıştır. Daha sonra Comde de Qivereso adı altında zengin bir İtalyan turisti kimliği ile yatla dolaşan bir maceracı olarak Ege adalarında ortaya çıkmıştır. İstanbul’a yerleşmiş ve zengin Rum aileleri ile iyi ilişkiler kurmuştur.

    Civinis, Mustafa Reşid Paşa’yı da etkilemiş ve Caning’in önerisi ile Albay rütbesi alarak gizli polis şefi olmuş, böylece ilginç bir gelenek başlatılmıştır. Yıllarca Rus sarayında çalışmış Civinis gibi bir kişinin İngiliz Elçisinin isteği ile Osmanlı Gizli Polisinin başına getirilmiştir. Civinis Efendi görev yaptığı sürece özel hayatla ilgili bilgileri öne çıkaran bir muhbir ağı kurmuş, örgütü Pera konaklarını, sarrafları, tanınmış paşaları izlettirmiştir. Elde edilen bilgilerin siyasi amaçlarla kullanılması, ince dengeleri sarsmış olmalı ki, örgüt sonradan kapatılmıştır.

    1863 yılında, gizli polis örgütünün yeniden açıldığını belirten Mavroyani Paşa, bu tarihte Osmanlı Gizli Polisi’nin başına büyük sayıda bir Katolik Ermeni grubunun girişimi ve başka nedenlerle, Dniester kıyılarında doğmuş olan bir Baron’un getirildiğini bildiriyor. Osmanlı Gizli Polis Teşkilatı’nın başına getirilen bu şahıs, kendisinden sonra gelen istihbaratçılara oldukça köklü bir geleneği miras bırakıyor. (Yakın tarihlerde ABD’ye bilgi satan istihbaratçıların konumunu çözümlemede bu şahsın pratiğini öğretici olarak kullanmak mümkündür.)

    Osmanlı Gizli Polisi’nin başında bulunan ve Mavroyani Paşa’nın anlatımıyla Baron C olarak anılan bu şahıs; yabancı bir elçiye, elde ettiği bir anlaşma taslağının kopyasını satıyor. Bu taslağa göre; Osmanlı Devleti, o elçinin devletine karşı, savunma ve saldırı amaçları ile başka devletle anlaşmaya varmış. Taslağı elde eden büyükelçi, çok sinirli bir şekilde hemen Sadrazam Ali Paşa’nın makamına çıkıyor.

    Ali Paşa taslağı gördükten sonra, çekmecisinden başka bir taslak çıkarıyor. Viyana’daki Osmanlı Elçisi’nin büyük bir para ödeyerek elde ettiği bu taslağa göre ise; bu yabancı elçinin devleti Osmanlı Devleti aleyhine bir taksim anlaşması imzalamış. Durum inceleniyor ve taslaklar karşılaştırılıyor. Sonun da anlaşılıyor ki, her iki taslak da Baron C’nin kaleminden çıkmış. Ali Paşa, bu durum karşısında küplere biniyor. Ancak, yabancı elçi bu sefer Gizli Polis Şefi’ni savunuyor. Hatta terfisini bile istiyor. Baron C ise, başka bir olay sebebiyle görevden alınıyor. Böylece büyük bir servet sahibi olarak Osmanlı topraklarını terk ediyor.” (Vecihi Timuroğlu, Dersim Tarihi, s.178)

    Doktor Mavroyani Paşa, Osmanlı tarihinin önemli tanıklarındandır. Zengin bir Rum ailesinin damadı olmasının yanı sıra, tıp alanında da önemli bir isimdir. Sultan V. Murad’ın doktoru olan Desjardin, bu ünlü casus hekimi şöyle anlatır:

    “ Doğu’da Abdülhamid’in doktorunun parmağı olmayan hiçbir siyasi olay, hatta hiçbir özel nitelikte olay yoktur. Kendisi kısa süren V. Murat dönemi ile Abdülhamid idaresinin gizli tarihi hakkında çok özel şeyler bilmektedir. Eğer hatıralarını yazabilseydi, tarihçilerimize ve diplomatlarımıza çok şey öğretecekti.”

    Mavroyani Paşa’nın öldüğü 1902 yılında Desjardin, Osmanlı Devleti hakkında bir kitap yazar. Kitabın adı oldukça ilginçtir: “ Casuslar Ülkesinde”. Yazar, kitabında Mavroyani Paşa’yı tanık göstererek Sultan Abdülaziz’in intihar etmediğini, öldürüldüğünü anlatıyor. Hatta Mavroyani, bir kayık gezisinde katillerin Çırağan Sarayı’na girdiği pencereyi kendisine gösterdiğini iddia ediyor.

Bilgisayar ve İnternet Suchmaschinenoptimierung mit Ranking-Hits
Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.0