Atatürk’ten Sonra Türk Dil Kurumu
Atatürk'ün sağlığında, bazı aşırı denemelerden sonra bilhassa 1936 yılı başlarından itibaren dilimiz, normal tabiî gelişme yolunu bulmuştur. Ancak Atatürk'ün ölümünden bir süre sonra, özellikle 1942'den sonra, tekrar Atatürk döneminde denenip bırakılan, tasfiyecilik ve ırkçılık anlayışına dayanan dil politikasına dönülmüştür.[24] Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün desteği ve Türk Dil Kurumu’nun öncülüğünde Atatürk’ün ölümünden sonra tekrar başlatılan tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışı, 1960’lardan sonra hızlandırılarak “Öz Türkçecilik”, "Arı Türkçecilik", “dilde ilericilik” veya “devrimci görüş” gibi adlarla sürdürülmeye başlanmış; konu Türkçe ve dil meselesi olmaktan çıkarak sosyalist ideoloji göstergesi haline gelmiştir.
Atatürk döneminde “dili özleştirme”, “Türkçeleşme” adına yapılan “tasfiyecilik” , Osmanlı Devri Türkçesi aleyhtarlığı ve aşırı bir Türkçülük anlayışına dayanıyordu. Dil ve Tarih tezlerine göre neredeyse bütün dünya dil ve medeniyetlerinin kaynağı Türklük idi. Ancak bu Türklük anlayışının içinde, İslâmî kaynaklardan beslenen değerler eksikti. Daha çok İslâm öncesi Türklük esas alınmaktaydı. Bu anlayış da bazı İkinci Meşrutiyet devri Türkçülerinden geliyordu. Bu anlayışta Ziya Gökalp’ın Cumhuriyet devrine yansıyan tesirleri de vardır. Millî kültürün devamlılığı düşünülünce, bugün tutarlı bir dil-kültür anlayışı olarak görülemeyecek olan Atatürk devri Türkçü-tasfiyeci dil ve kültür anlayışı, ümmet devrinden millet devrine geçişin aşırılıkları olarak görülebilir ve bir deneme olarak hoş karşılanabilir. Zaten Atatürk’ün, “Dil İnkılâbı” olarak başlattığı bir çeşit kültür hareketinin gayesi, Cumhuriyet’in temeli saydığı millî kültürümüzü geliştirmek, insanımızda milî duygu ve şuur uyandırmaktı. Atatürk’ün Türk tarihi ve Türk dili ile uğraşmasının sebep ve gayesi, nesiller arasında kültür kopukluğuna yol açmak değil, tersine millî kültürün devamlılığını sağlamak; Türk milletine kendi kimliğinin derinliğini ve büyüklüğünü hatırlatarak bir güven duygusu aşılamaktı.
Türkçe’nin araştırılıp geliştirilerek zengin bir edebiyat ve ilim dili haline getirilmesi, dilde Türk kimliğinin ortaya çıkarılması, milletleşme döneminde millî duyguların canlandırılıp geliştirilmesi vs için Atatürk’ün direktifleri ile kurulan Türk Dil Kurumu, Atatürk’ün ölümünden sonra giderek kuruluş gayesinden uzaklaşmış, özellikle 1960’lı yıllardan sonra adeta Marksist-Sosyalist ideolojik bir merkez haline gelmiştir.
Atatürk döneminde Kurum’un kuruluşunda ve çalışmalarında görev alan Falih Rıfkı, Abdülkadir İnan, Afet İnan gibi şahsiyetlerin görüş ve ikazları dikkate alınmamıştır. 1960 – 1980 arası yıllarda Kurum’da görev alan akademisyenler (yetkili dilciler), Kurum’un tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışına karşı çıktıkları için Kurum dışında bırakılmışlardır.
Kurum’un dil-kültür politikaları, Atatürk’ün miras bıraktığı dil politikası yerine, uydurmacılığın öncüsü Nurullah Ataç’ın yoluna saptırılmıştır. 1898 doğumlu Nurullah Ataç, İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde Cumhurbaşkanlığı tercümanlığına getirilmiştir (1945). Bu yıllara kadar, “dilde devrimci”(!) olmayan Ataç, bu yıllardan sonra, “Özleştirme hareketindeki ileri akımın başlatıcısı olmuştur.”[25] Ataç, tasfiyecilikte sınır tanımamasının yanında “Ben uydurdum” , “Ben Uydururum” diyecek kadar da açıkça uydurmacılık taraftarıydı. Ancak Ataç’ın uydurmacılığı savunduğu ilk yıllarda Türk Dil Kurumu, Ataç’tan ayrı görüşteydi. Kurum yetkilileri, Ataç’ın sınır tanımayan tasfiyeci-uydurmacı anlayışına taraftar görünmüyorlardı. Nitekim, Kurum’a Başkanlık da yapmış bulunan Agâh Sırrı Levend, İlk baskısı 1949’da Kurum tarafından yapılan “Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Safhaları” adlı eserinde, Nurullah Ataç için “Kendisine katılan yoktur, fikrini tek başına savunmaktadır.” dediği halde 1968’e gelindiğinde Ataç, Kurum’un Türk Dili dergisinde, “Türk edebiyatının ustası, büyük devrimci, dil devriminin unutulmaz savaşçısı” olarak tanıtılmaktadır.[26] Kurum’un fikir ve dil anlayışındaki değişmeye uygun olarak A.S. Levend de “Türk Dilinde Gelişme ve sadeleşme Evreleri” adıyla üçüncü baskısı 1972’de yine Kurumca yapılan aynı eserinde, Ataçla ilgili söz konusu cümleleri çıkarmıştır. Çünkü tasfiyeci- uydurmacı Nurullah Ataç, Kurum’un ideal rehberi haline gelmiştir. Nurullh Ataç için, Kurum’un “Genel Yazman”ı Ömer Asım Aksoy, “Atatürk’ten sonra Türk Diline en çok hizmet etmiş kişi” derken başka bir kurumcu Emin Özdemir de “dil devriminin inançlı işçisi” demektedir.[27] Kurum ayrıca, Nurullah Ataç’ın uydurduğu veya yazılarında kullandığı kelimeler, “Ataç’ın Sözcükleri” adı altında, “Türk Dil Kurumu Tanıtma Yayınları” dizisi içinde kitap olarak yayımlanmıştır. [28]
1980 öncesi Türk Dil Kurumu’nun, özellikle 1960’tan sonraki yayınları, verdiği ödüller, savunduğu görüşler, Atatürk’ün milliyetçi dünya görüşünden ve miras bıraktığı dil politikasından tam anlamıyla uzaklaştığını göstermektedir. Bu değişmeyi en iyi gösteren örneklerden birisi de, ilk baskısı 1945’te yapılan Türkçe Sözlük’tür.
Türkiye’de 1980’den veya Sovyetler Birliği’nin dağılmasından (1990) önceki siyasi-ideolojik fikir kavgasının temelinde Komünizm ve Faşizm terim veya kavramları önemli bir yere sahipti. Bu iki temel terim, Kurum’un hazırladığı Türkçe Sözlük’te Kurum yöneticilerinin değişen zihniyetine uygun olarak Komünizm lehine fakat Faşizm aleyhine derece derece şöyle değiştirilmiştir:
1966 baskısında,
Komünizm : “Topluluk içinde kişilerin her türlü iyelik (mülkiyet) haklarını, aile kuruluşunu, dini kaldırıp her türlü mala kamuyu ortak kılmayı güden öğreti.”
Faşizm: “İtalya’da 1922’de kurulan, meslekleri temsil esasına dayanan, devlet sınırlarını genişletme isteğini güden, tek yetkili devlet yönetimi. Faşizm, 1943’te yıkılmıştır.”
1974 baskısında,
Komünizm: “Topluluk içinde kişilerin her türlü iyelik haklarını kaldırıp, her türlü mala kamuyu ortak kılmayı güden öğreti.”
Faşizm: “1922’de İtalya’da kurulan ve 1943’te yıkılan, meslek kuruluşlarına dayanan, devlet sınırlarını genişletme isteğini güden, yetkinin tek elde toplandığı devlet yönetimi.”
Ve 1977 baskısında,
Komünizm: “Sosyalizmin evrimiyle gerçekleşen, ilkesi, ‘herkesten yeteneğince almak, herkese ihtiyacına göre vermek olan’ sınıfsız toplum düzeni.”
Faşizm: “Emperyalist burjuvanın en saldırgan kesimlerinin çıkarlarını savunan, aşırı ve saptırılmış bir ulusçuluk anlayışına dayanan ve her türlü demokratik özgürlüğe düşman olan, son derece gerici, ırkçı düzen.”
Türkçe Sözlük’ün değişik baskılarındaki Komünizm ve Faşizm tarifleri, Dil Kurumu’nun, Türkiye’de ideolojik çatışmaların arttığı 1966- 1977 arasındaki on yılda nasıl değiştiğini açıkça göstermektedir. 1966 baskısında Komünizm, “mülkiyete”, “dine” ve “aileye” karşı olduğu belirtilirken, biden bire en ideal dünya görüşü gibi takdim edilmiş; 1943’te yıkıldığı belirtilen Faşizm ise, biden canlandırılıp, milliyetçilikle de ilgi kurularak saldırgan, anti demokratik, gerici, ırkçı bir dünya görüşü oluvermiştir. On yıl içinde değişen, Komünizm veya Faşizm değil, Kurum yöneticilerinin zihniyetidir. !980’e gelindiğinde, en büyük Türk milliyetçisi Atatürk’ün mirasından pay alan Türk Dil Kurumu, tam anlamıyla Türk milliyetçiliği karşıtı bir zihniyet ve anlayışın hakimiyetine girmiş bulunuyordu.
Böylece Kurum’un 12 Eylül 1980 öncesi dil politikası, tamamen Marksisit - sosyalist ideolojinin emrinde, "uydurmacılık” ve "dil ırkçılığına” dönüştürülmüş; Türkiye’de kültür ihtilâli gerçekleştirme tolundaki yıkıcı faaliyetlere ortam hazırlanarak, yürütülen ideolojik savaşın bir parçası olmuştur.[29]
Atatürk'ün dil ve kültür anlayışında "ırkçılık" ve "tasfiyecilik"; dünya görüşünde de Marksist- Sosyalist anlayış söz konusu değildir. Atatürk, kendisinin “fikir babası” olarak gördüğü Gökalp’ın ifadesiyle “Türk milliyetçiliğinin en büyük adamıdır.” Yine Ziya Gökalp’ın ifadesiyle, Atatürk, “Türk milliyetçiliğini devlet hayatında uygulamaya koyan” devlet adamıdır.[30]
Atatürk’ün Türk milliyetçisi olduğu, Türkiye Cumhuriyeti’nin de Türk milliyetçiliği felsefesiyle kurulduğu bütün belge ve uygulamalarla gün ışığı gibi ortadadır. Nitekim, Atatürk’ün Türk Tarih Kurumuna hazırlattığı ve resmî ders kitabı olarak da okutulan dört ciltlik Tarih kitabının dördüncü cildinde şu ifadelere yer verilmektedir:
“Türk milliyetçiliği ancak Millî İdare’den sonra, her sahada bütün vuzuh ve şumulü ile hakiki mana ve delâletini bulmuş, siyasî, iktisadî, idarî, harsî(kültürel) bir devlet sistemi halini almıştır. Halk Fırkası, milliyetçiliği en ehemmiyetli umdelerinden birisi edinmiştir.”[31]
Halbuki Türkçe’yi ideolojik tartışma konusu haline getiren "tasfiyeci-özleştirmeciler", ne Türk milliyetçisi ne de Gökalpçidirler. Onlar, dil aracılığı ile “kültür devrimi” (kültür ihtilâli) hedeflemişlerdir. Aslında “öz Türkçeci” olmak için önce “öz Türkçü” olmak gerekir. Türk milliyetçiliğine karşı olup da Türk milletinin dilinde ırkçı bir anlayışa sahip olmak başlı başına bir tezattır. “Dilde devrimcilik”, “Öz Türkçecilik” adı altında “tasfiyecilik- ırkçılık” politikası güdenlerin başlıca iki temel hedefi vardır:
1- Millî kültürün devamlılığını kesintiye uğratıp Türk nesilleri arasında kültür kopukluğu meydana getirerek, Türkiye Türklüğünü, hafızasını kaybetmiş bir topluluk haline getirmek;
2 - Türkiye Türklüğünün, Türk dünyası ile bağlarını koparmak;
Dilde özleştirmecilik adına, bir taraftan istiklâl, vatan, millet, hürriyet vBulletin kelimeler bile değiştirilerek kavramların içi boşaltılmakta, diğer taraftan da yeni Türk nesilleri en temel eserleri bile anlayamaz duruma getirilmektedir.
Türk dünyasında ortak olan kelimeler değiştirilerek, Sovyet Rusya politikalarıyla zaten parçalanmış olan Türk dünyası dil-kültür bütünlüğü iyice parçalanmaktadır.
Türk Dil Kurumunun öncülüğünü yaptığı dil politikasının, Atatürk’ten sonraki durumunu Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın şöyle değerlendiriyor:
“Atatürk’ten sonra Türk lehçelerinden söz alışı yok denecek düzeye inmiştir. Üstelik, Türk lehçeleriyle ortak bazı sözlerimiz de dilimizden çıkarılmaya çalışılmıştır. Böylece Türk lehçeleriyle Türkiye Türkçesi arasındaki bağlantı da koparılmıştır. Özellikle 1960’tan sonra dilde tasfiyecilik hareketi hız kazanmıştır. Ne yazık ki, böyle bir uygulama yapılmıştır.” [32]
Burada, Atilla İlhan’ın, Kurum Başkanı Ş.H. Akalın’ın görüşlerini destekleyen bir tespitini aktaralım:
“… 60 yıl sonra Orta Asya’daki ‘atalarımızın’ cumhuriyetleri bağımsızlığına kavuşup da Türkiye ile temasa geçer geçmez, gördüğümüz nedir? Türkçe’nin çeşitli lehçelerini konuşuyorlar ama, dillerinin yapısı Osmanlıca’dan farklı sayılmaz; başka türlü söylersek, Kazak ya da Özbekle konuşurken kolaylıkla anlayabildiğimiz kelimeler, Osmanlıca’dan mevcut olup da sonradan ‘özleştirmecilik’ merakına düşüp Türkçe’den kovmaya kalkıştığımız elimeler: istiklâl dedik mi anlıyorlar, bağımsızlık dediğimiz zaman anlamıyorlar.
Meğerse bizim ‘dil devrimi’nin gerekçesi fasafisoymuş… kısacası Türkçemizi ata diline yaklaştıralım derken bir güzel uzaklaştırmışız.” [33]
Marksizm’in “sürekli devrim” anlayışına dayanan tasfiyeci-uydurmacı dil devrimcileri öyle ki bazen Türkçe kelimeleri bile değiştirilmekte: bütün-tüm, ev-konut vBulletin gibi. Bazen de bir yabancı menşeli yerleşmiş kelime bırakılarak başka bir yabancı menşeli fakat yerleşmemiş kelime ortaya atılıp, kullanılmaya yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır: Şehir– kent, macera–serüven, mecburiyet-zorunluluk, şeref–onur, gaye-amaç, ahlâk-etik, millet- ulus vBulletin gibi. Bu konuda şu cümleler dikkat çekici ve çarpıcı örnektir:
"Türk milleti, başka deyişle Müslüman Türk anlamına gelir (…) "Millet gibi oturmuş bir sözcük varken ulus gibi İslâm öncesi hatta Moğol kökenli bir sözcüğü arama gereksemesi bu sıkıntıdan doğmuştur.” [34]
Türkiye’deki mozaikçi-Anadolucu görüş savunucularından olan yazar, kısaltarak aldığımız cümlelerinde, millet kelimesinin İslâmiyet’i hatırlattığını bunun da kendilerinde “sıkıntı” yarattığını ifade ederek, bu sıkıntıdan kurtulmak için İslâmiyet’i hatırlatmayan bir “sözcük” bulmak ihtiyacı duyduklarını ve Moğolca bile olsa ulus kelimesini tercih ettiklerini açıklıyor.
Dilin yapı ve işleyişine, dil ilminin gerektirdiği ölçülere ve millî kültürün devamlılığına uymayan bu dil anlayışı ve hareketi, Atatürk’ün dil anlayışı ve ulaşmak istediği dil hedefi ile asla bağdaştırılamaz. Atatürk, dili, millî duyguları ve millî kültürü geliştirici, millî birliği kuvvetlendirici bir unsur olarak görmüştür. Fakat, daha önce de belirttiğimiz gibi, 1940-1980 arası tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışı ile Dil Kurumu, tam tersine bir tutumla dili bir ideolojik kavga konusu haline getirmiştir.
Böylece kuruluş gayesinden ve Atatürk’ün hedeflediği yoldan sapan ve 1983’e kadar bir dernek yapısında faaliyetini sürdüren Türk Dil Kurumu, 12 Eylül 1980 askerî harekâtını düzenleyen askerî idare tarafından kuruluş gayesine ve Atatürk’ün mirasına sadık kalmadığından dolayı bazı derneklerle birlikte çalışmaları durdurulmuş; kuruluş yapısı, 1982 Anayası’na göre yeniden düzenlenmiştir.
Bookmarks