+ Konu Cevapla
1 den 5´e kadar. Toplam 5 Sayfa bulundu

ATATÜRK'ün Dehası, Davranışları Ve Çalışma Biçimi ...

 GENEL KÜLTÜR Katagorisinde ve  Mustafa Kemal Atatürk Forumunda Bulunan  ATATÜRK'ün Dehası, Davranışları Ve Çalışma Biçimi ... Konusunu Görüntülemektesiniz.=>Dehâ ve dâhi kavramı türlü biçimlerde ele alınmış ve tarif edilmiştr. Bunların başlıcalarını anıyoruz. a) Doğuştan olağanüstü işler görmek ve ...

  1. #1
    Senior Member zuzuu - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Nov 2008
    Mesajlar
    6.461
    Tecrübe Puanı
    10


    Tanımlı ATATÜRK'ün Dehası, Davranışları Ve Çalışma Biçimi ...







    Dehâ ve dâhi kavramı türlü biçimlerde ele alınmış ve
    tarif edilmiştr. Bunların başlıcalarını anıyoruz.
    a) Doğuştan olağanüstü işler görmek ve eserler
    yaratmak kabiliyetinde olmak, yani olağanüstü yaratıcı bir
    dimağ taşımak.
    b) Herkesten çok önce anlamak görmek, sezmek, kavramak, duymak ve
    duygulanmak.
    c) Anlaşılması ve anlatılması imkânsız olan
    doğuştan büyüklük ve ululuk.
    d) İnsanlığın gelişmesi sırasında
    ulaşabileceği en yüksek zirveleri görüp göstermek ve
    topluluğu oraya götürecek olağanüstü yaradılışta
    olmak.
    e) Bazıları dehâyı uzun bir sabır diye tarif
    etmişlerdir.
    f) Bir akşam sofrada (1926 yazı) dâhinin tarifi
    yapılır ve herkes bir görüş ortaya atarken, Atatürk
    şunu demiştir: "Dâhi odur ki, ileride herkesin takdir ve kabul
    edeceği şeyleri ilk ortaya koyduğunda herkes onlara delilik
    der."
    Atatürk'ün taşıdığı vasıflar, bu tariflerin
    hepsine ayrı ayrı uyar. Onun dehâsının belirtilerini
    incelersek şunları görürüz. O, olağanüstü seziş,
    kavrayış ve duyuş hassalarına şu yönleri de
    eklerdi:
    Ortaya çıkması muhtemel konu, sorun ve olayları çok önceden
    tahmin edip, onlar üzerinde derinden derine dimağını
    işletir, en kötü ihtimallere kadar her şeyi gözönünde
    bulundurarak gereken tedbirleri kararlaştırır ve durumun
    ilerdeki gelişme derecelerine göre bunları kafasında
    sıralardı. Amaçlarını iyice tesbit ederdi;
    kafasında hiç dağınıklığa yer vermezdi ve
    hiç bir olay onu boş bulmazdı.

    Yukarıda Çanakkale vuruşmaları sırasında onun bu
    gibi davranıp ve görüşlerine rastladık. 6 Ağustos 1915
    de başlayan İngiliz saldırıları dolayısiyle
    iki ay önce uyarılmaya çalışmış olduğu Liman
    von Sanders ve Esat Paşalar için: "... fikren
    hazırlanmamış oldukları harekât-ı hasmane
    karşısında pek nakıs tedbirlerle vaziyet-i umumiyeyi
    ve vatana pek büyük tehlikeye maruz bıraktıklarına
    vakayı şahit oldu" diye yazmıştır.
    İmlediğimiz üç kelime Mustafa Kemal'in büyük önem verdiği
    bir yönü aydınlatmaktadır.
    Conkbayırı'nın geri alınması sorunu
    dolayısiyle O, şunu yazmıştır: "Muharebede
    kuvvetten ziyade, kuvveti maksada muvafık sevk ve idare etmek mühim
    olduğu düşünülmüyordu."

    Yine bu Conkbayırı işinde kendisi üst ve alt
    makamlardakilerin inançlarına aykırı davranmaya karar
    vermesini izahı için şunları yazmıştır:
    "Bazı kanaatler vardır ki onların hesap ve mantıkla
    izahı pek güçtür. Bahusus muharebenin kanlı ve ateşli
    safhasında duyguların tevlit ettiği kanaatler... Bittabi
    her kanaat ve karar, içinde bulunulan ahval ve şerait tetkik ve bu
    tetkikat netayicini teferrüs (sezmek) ve takdir sayesinde tevellüt ener."

    Başarı onun dehâsının verdği "sezme" gücünün
    sonucudur. Ancak O, bunun da, durumu tetkike ve ona göre karar vermeye
    bağlı olduğunu açıklamaktadır. Yani
    doğuştan olan "seziş" kabiliyetine ek olarak
    dimağı çalıştırmanın esas olduğunu
    belirtmektedir.

    Atatürk'ün pek çok karar ve davranışları uzun inceleme ve
    düşüncelerin sonucu olmakla birilikte ani olaylar
    karşısında çarçabuk en uygun yolu seçmekte büyük kabiliyeti
    vardı. Arıburnu'nda ve Conkbayır'ındaki
    davranışları buna örnektir. Atatürk önem verdiği güç
    ve sıkıcı bir durumu çözdükten sonra rahatlardı ve bu
    yüzünden belli olurdu. Bu gibi durumlarda "beynime saplanmış bir
    çiviyi söküp attım" dediği olmuştur.

    Atatürk'ün çalışma tarzının bir önemli yönü de kendine
    öz bir danışma yolu seçmiş olmasıdır. O, böyle
    davranmakla hiç geriye doğru adım atmak zorunda kalmadan en
    şaşılacak devrimleri ve ileriye
    atılışları gerçekleştirmiştir. Pek
    çokları sanarlar ki Atatürk gerçekleştireceği devrimlere ve
    daha genel olarak göreceği önemli işlere birden bire ve kendi
    başına karar verip onları yürütürdü. Gerçektense onun demin
    dediğimiz gibi kendine öz bir danışma yolu vardır.
    Yapmak istediğini önce, bazen işin esasını pek belli
    etmeden ve nazari bir şey üzerinde konuşuyormuş gibi,
    sofrada söz konusu ederdi, içki ağızları daha kolay
    açtığı için leh veya aleyhte söyleyenler olurdu,
    konuşanların özel düşünce ve inançlarını
    bildiğinden
    söylediklerini ona göre değerlendirirdi. Bazı
    arkadaşlariyle ve halkla temaslarında, köylü ve kentli her
    türlü iş güç sahipleriyle konuşurken yine pek belli etmeden
    tasarısının uyandıracağı tepkiler üzerinde
    bilgi ve duygu edinirdi. Yalnız aldığı
    karşılıklardan değil, konuştuğu adamın
    yüzünden ve kımıltılarından da sonuçlar
    çıkarırdı. Böylelikle tasarladığı devrimin
    veya herhangi önemli işin nasıl bir tepki göreceğini ne
    ölçüde kolaylık veya güçlükle
    karşılaşacağını anlamış olur ve
    ona göre davranırdı.

    Özet olarak; dehâsı onu olağanüstü ve başka kimsenin
    yüreklenmeyeceği işleri görmeğe iterken O, çok esaslı
    psikolojik ve sosyal yoklama ve incelemelere girişmeden önemli hiç
    bir adım atmazdı. Bazen onun en yakınları
    arasında bile kendi gözleri önünde yapılmış olan bu
    yoklama ve çalışmaların anlamını sezmediklerinden
    atılan adımların delice ve tek başına
    alınmış kararların sonucu olduğunu sananlar
    bulunurdu. Bunun aksine olarak da onun bu yoklama usullerini bilmeyenler
    veya anlayacak kabiliyette olmayalar yapılan tartışmalar
    sırasında kendi savundukları görüşe uygun bir karar
    uygulanırsa kerameti kendilerinde sanmış ve Atatürk
    öldükten sonra söz veya yazı ile övüntülerde
    bulunmuşlardır. Bazen de bu gibi övünmeler büsbütün uydurma
    olaylar üzerine
    yapılmıştır.


  2. #2
    Senior Member zuzuu - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Nov 2008
    Mesajlar
    6.461
    Tecrübe Puanı
    10


    Tanımlı Ce: ATATÜRK'ün Dehası, Davranışları Ve Çalışma Biçimi ...





    Atatürk göreceği işin eski deyişle "eşref saatte"
    yapılmasına da çok önem verirdi. Ancak onun eşref saatini
    falcı veya müneccim değil, durumun derinden derine
    incelenmesinden doğan inanç tesbit ederdi. Yukarda anılan
    yoklama ve danışmalar da bu anın tesbitinde rolü büyüktü.
    Elde edilen bir başarıdan azami verimi elde etmesini
    bildiği gibi nerede durulması gerektiğini de iyice tesbit
    etmesini bilirdi.

    Bu yazdıklarımız bazılarınca Atatürk üzerinde
    beslenen bir sanıyı da düzeltmeye yarar. Sanılır ki;
    O, hiç itiraz kabul etmez ve kimse onula tartışmaya
    yüreklenemez. Bu sanı baştan başa yanlıştır.
    O, tartışmaların kızışmasını, hele
    o işten anlayanların ne olursa olsun
    konuşmalarını, isterdi ve bunu yapmayanlara
    kızardı, "bilir, ancak bildiğini ortaya koymaz, ne
    yapayım böyle adamı" dediği olurdu. Şu kadar var ki
    tartışmalarda içtenlik şarttı; içten olmayarak
    ayrıca gizli düşünceler besleyerek, fesat ve tezvir için
    konuşanlara ise kızardı. Atatürk türlü yoklama ve
    tartışmalardan sonra bir karara vardı mıydı onu
    her ne olursa olsun yürütürdü. Uzun tartışmaların bir
    faydası da görülecek işin
    uygulanmasiyle görevlendirilecek olanların onun bütün yönlerine
    nüfuz etmelerini sağlamaktı. Atatürk buna çok önem verirdi.
    Tartışmalar ayna zamanda kararlaştırılan
    işe bir çok yanıt sağlamaya da yarardı. Ondaki azim
    ve irade de olağanüstü idi. Yenemeyeceği hiç bir güçlük,
    deviremiyeceği hiç bir engel yoktu. Her engeli sabır, tedbir
    veya zor ile yenerdi. Sakarya vuruşmasiyle Ağustos 1922 deki
    son büyük saldırı arasındaki süre içinde Mecliste pek çok
    ve acı tenkitlere uğramış, parasızlık ve
    türlü imkânsızlıklar yüzünden ordunun artık ayakta
    tutulamayacağı söyleniledurmuştu. O sıralarda
    Meclisin bir kapalı oturumunda, şunları söylemiş
    olduğu dışarda duyulmuştu: "Para var ordu var, para
    yok ordu yok. Ben böyle şey bilmen para olsa da olmasa da. ordu
    olacaktır."
    1919'daki yıkımlı durumdan 1922 parlak zaferini
    çıkaran etkenlerin başında Türk azim ve iradesini temsil
    eden Atatürk'ün bu azmi ve iradesi bulunmaktadır.

    Atatürk'ün çalışma ve yorgunluğa dayanıma kabiliyeti
    de olağanüstü idi. Sakarya vuruşmasında üç kaburga
    kemiği kırık olarak bir koltuğa
    mıhlanmış ve hemen hiç uyumadan yirmi iki gün yirmi iki
    gece vuruşmayı yöneltmiştir. 1927 de okuduğu büyük
    Nutuk'u hazırlarken de dosyalar içinde aylarca
    sabahladığı olmuştur.

    Yukarda yazdıklarımız O'nun çok hesaplı oluğunu
    gösterir. Boş gösterişden ve övünmelerden , cafcadatan hiç
    hoşlanmazdı, ancak kesin lüzum görürse lüzumsuz
    sanılabilecek kahramanlıklarda bulunurdu.
    Bu gibi duyguları dolayısiyledir ki yukarda anılan "Vatan
    ve Hürriyet" Cemiyeti kurulurken ölmekten bahsedenlere, amacın ölmek
    değil yaşamak ve yaşatmak olduğunu söylemişti..

    Ankara'da daha çok, ilk devirlerde, henüz nüfuzu pek kökleşmemiş
    iken tasarladığı bazı işleri bir takım
    tartışmalar sonucunda başka birine, o kimseyi
    tasarının kendi öz düşüncesi olduğuna içten
    inandırarak ileri sürdürürdü ve kendisi gerekirse onu desteklemekle
    yetinirdi.. Bazen de tasarladıklarını onlara
    karşın olan birine önertmeği şaşılacak
    biçimde becerirdi. Bir takım devlet adamları vardır ki
    karar verirken yurttan önce o işte kendi çıkarlarını
    düşünür ve ona göre bir yol tutarlar. Bu yüzden çok kere isabetsiz
    bir yola girilir ve bunun sonucunda, kendini zeki sanan açık göz
    devlet adamı da, yurt işlerinin kötü gidişinden manen ve
    maddeten zarar görür. Atatürk kesin olarak bu gibi küçüklüklerin üstünde
    kalmış ve daima yurt için ve güdülen dâva için en gerekli yolu
    tutmuştur.
    Bunun sonucunda da kendi mevkii yurdunki gibi daima ve adeta otomatik
    biçimde yüksele durmuştur. Bu yön başka bir biçimde ifade
    edilmek istenilirse denilebilir ki: Atatürk daima kendi
    çıkarını yurt ve ulusun çıkariyle birleştirmeyi
    ve birlikte yürütmeyi bilmiştir.


  3. #3
    Senior Member zuzuu - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Nov 2008
    Mesajlar
    6.461
    Tecrübe Puanı
    10


    Tanımlı Ce: ATATÜRK'ün Dehası, Davranışları Ve Çalışma Biçimi ...





    Gerçek dâhi eğer dâvasını içtenlikle benimsemişse
    diktatör olmaya muhtaç değildir, çünkü bir dâhi doğru yolu
    göstermek ve onun doğruluğuna inandırmak gücünü kendinde
    görmeli ve bulmalıdır. Atatürk'ün yanında bulunmuş ve
    çalışmış olanlar aylar ve yıllar boyunca onunla
    tartıştıktan sonra sonuçta onun düşüncelerinin daima
    yerinde ve yararlı olduğunu göre göre onun en isabetli yolu
    seçeceğine o derece inanmışlardır ki her şeyde
    ona uymayı gerekli bilmişlerdir. Dolaysiyle eğer Atatürk'e
    diktatör denilecekse bu, onun üstün görüş ve
    anlayışına olan inançtan doğan
    uysallığın doğurduğu diktatörlük
    sayılmalıdır. Olayların daima kendisini haklı
    çıkarmasından ona karşı doğmuş olan güvene,
    onun pek büyük olan inandırma
    kuvvet ve kabiliyetinin de yanındakiler üzerindeki etkisini eklemek
    gerekir. Ancak şu yönü de belirtmeliyiz: Atatürk yalnız bir
    konuda genel serbest tartışmaya izin vermemiştir. O da
    dinin riyakarane sömürülmesi konusudur. Bir tedbirin yurt ve ulusun yarar
    veya zararına olduğu konusu üzerinde
    tartışılırken herhangi bir kimse veya parti bunu
    bilim, siyasal, hukuk ve saire bakımından inceleyeceğime o
    yönleri bırakıp halka açıkça veya el altından "bu
    yapılırsa cehennemde cayır cayır yanarsın"
    cinsinden telkinlerde bulunursa bu gibileriyle akıl ve mantık
    yolundan giderek tartışarak hak kazanmak doğal olarak
    ka'bil olamazdı. Buna göz yumulunca da Türkiye devletini
    Osmanlı'nın uğradığı yıkımdan
    kurtarmanın imkânı kalmazdı. Bir zamanlar
    basımevleri, modern bilimler,
    yeniçerilere yeni silâhların gerektirdiği talimler şeriate
    aykırı gösterilmiş ve baştakilerle halk cehennem
    azabiyle korkutularak bu yenilikler yüzyıllar boyunca Osmanlı
    ülkesine sokulmamıştı. Bu yüzden de XVI ncı
    yüzyılın en güçlü devleti her bakımdan geri
    bırakılıp git gide sönmüş ve bir hiç olmuştu.
    Atatürk'ün diktatörlüğü ancak ve ancak bu yönde kendini
    göstermiş ve tek parti usûlü, filî bakımdan, ancak ve ancak bu
    yüzden kurulup yaşamıştır.
    İlerde göreceğimiz gibi Kâzım Karabekir'in ve daha sonra
    Fethi Okyar'ın başkanlık ettikleri partiler,
    baştakiler istemeseler bile, hep bu gibi dini dünya işlerinde
    gericilik uğrunda kullananların desteğine mazhar
    oldukları için kapanmışlardır.

    Birinci Büyülk Millet Meclisi'nde O'nun ne kadar çetin
    saldırılarla karşılaştığı ve en
    "parlamanter" bir başbakan gibi uğraşmak zorunda
    kaldığı düşünülürse dünya ve devlet işleri
    "ahiret" tehdidi altında görülmeye
    kalkışılmadıkça O'nun hiç bir muhalefetten
    çekinmeyeceğini anlarlar.

    Atatürk hem doğuştan, hem de çok akıllı ve
    hesaplı olduğundan doğru ve vefalı olmaya, kimseyi
    aldatmamaya, özet olarak güven sağlamaya büyük önen verirdi. Aksini
    ileri sürenler ve ondan vefasızlık gördüklerini söyleyenler,
    bunu ya düşmanlıklarından yaparlar veya Atatürk'ün görerek
    edindiği uyarılarını anlayamamış, yahut da
    onlara önem verip aldırmamış olduklarından böyle bir
    sonuçla karşılaşmışlardır. Buna
    karşılık Atatürk kendisini bile bile aldatmış
    olanları mimler ve bir daha onlara güvenmezdi. Ancak
    taşıdığı yüksek duyguları, meselâ ölümünden
    az önce, yüzellilikleri affettirmekle göstermiştir. Biliyordu ki
    kendisinden sonra kimse bu işe yüreklenemezdi ve onbeş
    yıllık sürgünü yeter bulmuştu.

    Atatürk mahiyetindekilerin sorumlu oldukları işlere
    karışmaktan ve ayrıntılarla uğraşmaktan
    sakınır, bazen bunu yapsa da dostçasına yapardı,
    "işi mesulüne bırakalım" sözünü kendisinden çok
    işittim. Keza bir bakan onunla danışırsa
    düşüncesini söylemekle birlikte "ben böyle düşünüyorum amma
    işin sorumlusu sensin, ona göre düşün, taşın ve karar
    ver" derdi.
    Ancak çok önemli işlerde ve anlarda bütün ayrıntılara bile
    el koyduğu ve hemen her şeyi kendisi yaptığı
    görülmüştür. Conkbayır'ı geri alırken veya 1922
    Ağustos'unda başlayan büyük saldırıyı yöneltirken
    böyle yapmıştır. Bunu yaparken de başarının
    şerefini yine mahiyetine bırakacak biçimde davranmak
    büyüklüğünü göstermiştir. Bu gibi durumlar
    dışında genel bakımdan işlere
    karışmayı sevmez ve herhangi bir (kolda işler iyi
    gitmezse bazen dediği gibi "baştakini değiştirmekle"
    yetinirdi. Hemen bütün yeni çığırlara onun "inisiyatif"i
    ile girilmiş olmakla birlikte o yeni bir işi yoluna koyduktan
    sonra onun devam ettirilmesini bir ehline bırakmayı görenek
    edinmişti ve bunu yapınca içi rahat ederdi.

    Genel olarak O, başka birinin görebileceği bir işi kendi
    üzerine almaz veya üzerinde tutmazdı. Pek çok iktidar sahibinde
    görülen ve onları yanlış yollara iten bir zaaf Atatürk'de
    yoktu. Birisi aleyhinde bir söz söylenildi miydi
    onu söyleyen ne kadar yakını ve güvendiği biri olursa olsun
    ona inanmadan önce işi yansız bildiği bir veya bir kaç
    kişiye inceletir, ondan sonra bir karara varırdı. Eğer
    söyleyen ve aleyhinde söylenilen kimselerin ikisi de yakını ise
    onları yüzleştirir ve edindiği duygulara göre bir inanca
    varırdı. Bu yüzden Atatürk'ün yanında iftira ve tevzir
    makinesi işleyemezdi.


  4. #4
    Senior Member zuzuu - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Nov 2008
    Mesajlar
    6.461
    Tecrübe Puanı
    10


    Tanımlı Ce: ATATÜRK'ün Dehası, Davranışları Ve Çalışma Biçimi ...





    Atatürk sevmek, sevilmek, gönül almak konularında çok duygulu idi;
    neşeli olmak ve yanındakilerde neşeli kılmak ve görmek
    onun için adeta bir ihtiyaçtı. Şahsi cazibesi de bu işte
    kendisine çok yardım ederdi. Eğlence âlemlerini çok sevdiği
    bilinen bir yöndür, ancak yukarda yazdıklarımızdan
    anlaşılacağı gibi sofrası yalnız
    eğlenceye ayrılmış olmayıp orada
    çağırılmış olanların seviyesine göre
    siyasal, yönetimsel ve bilimsel pek çok konular ele alınır. Onun
    en önem verdiği yönlerden biri de her bir başarıyı,
    her bir büyük işi kendine değil Türk ulusuna mal etmekti. Her ne
    yapmışsa "Türk ulusundan, aldığı ilhamla"
    yaptığını söylemekten zevk alırdı ve yukarda
    anlattığımız yoklama ve danışımı
    usulleri bu sözünü doğrulayacak özdeydi. "Atatürk
    İnkılâpları" denilmesini de istemezdi ve bu gibi sözleri
    hep "Türk İnkılâpları" biçiminde düzeltirdi.

    Atatürk'ün önemli bir özelliği de
    yaşayışının hiç bir kısmının gizli
    kalmasını istememesidir. Açıkça içer ve açıkça her
    türlü eğlencelere dalardı. Doğuştan
    açıklığı sevmekte olmasından (başka bu yolu
    tutmasının iki etkeni vardı:
    1) gizlilik onun eğlencelerine katılanlardan veya onları
    bilenlerden bu konular üzerinde kimseye bir şey söylememelerini
    istemeye varırdı ki bu Atatürk'ün bir nevi minnet altına
    girmesi demekti. O ise hiç bir minneti kabul edecek huyda değildi.
    2) O, şu inançta idi ki, açıklık aleyhteki
    propagandaları etkisiz bırakmak için en iyi çaredir. Eğer
    halk kendisini içerken görürse ondan sonra düşman
    propagandacılar ona ayyaş deseler halk "onu biliyoruz gördük
    başka yeni bir şey söyle" karşılığında
    bulunur ve propaganda suya düşer. Devlet sırlarını
    saklama bakımından da kendine öz bir yolu vardı.
    Sofrasında her şey kondurduğundan yabancı casuslar
    sofra da bulunmuş konuklarının, meselâ dönüşte
    şoförler duyacak biçim de aralarında konuşmaları veya
    sofracı ve türlü hizmetçilerin gevezeliği sayesinde her
    şeyden hiç olmazsa dolayısiyle, yarım yamalak da olsa az
    çok haber aldıklarını sanar ve edindikleri türlü ip
    uçlarına derinleştirmekle yetinirlerdi. Halbuki gerçek
    sırrın pek az olduğuna
    inanan Atatürk onlar üzerinde en yakın ilgililer
    dışında hiç kimse ile konuşmaz, bazen aksini
    sandıracak konuşmalar yapar ve haberler yayarak casusları
    gafil avlardı. 1922 Ağustos'undaki büyük saldırı,
    1926'daki Bozkurt vapurunun batması dolayısiyle La Hay'de
    görülen dâva için Adliye Vekili Mahmut Esat (Bozkurt)'a verilen
    yönergelerden kimsenin bir şey sezememesi bunun örneklerindendir.

    Özet olarak diyeceğiz ki; Atatürk Samsun'a
    çıktığı andan itibaren Türk ulusunun gerçek önderi
    olmuştur. Artık dilediği gibi çalışmak ve
    Türklüğün kurtuluş işini bir baş olarak ele almak
    imkânına sahiptir.. Artık uzun tartışmalar sonucunda
    kile olsa her önemli işte son söz onun olacaktır. Gerçi bir çok
    birbirine zıt unsurlarla anlaşmak, onları gidilmesi gereken
    doğru yolun hangisi olduğuna inandırmak için epey
    uğraşmak gerekecektir. Ancak O'nun bu yoldaki
    uğraşları önderliği esas bakımdan kabul
    edilmiş bir kimsenin çabalarıdır; dolayısiyle de, daha
    önce olduğu gibi anlayışsız,
    kavrayışsız veya ürkek üstlere gerçek kurtuluş yollunu
    tutturmak için yapılması gereken uğraşlardan daha
    kolay ve daha az üzücüdür.
    O'nun hem askerlik hem de siyasal bakımından isabetli bir
    görüşe sahip olduğu genel savaş sırasındaki
    başarı ve zaferlerinden, yine o sırada ve daha önce
    İttihat ve Terakki ile Hükümete gerçek durumu ve doğru yolu
    göstermek için yaptığı uğraşlardan
    anlaşılmıştır; aydınların pek çoğu
    ve hatta kısmen de halk kütleleri bunu bilmektedirler.
    O, elinde bu kozlar olarak işe koyulacaktır.


  5. #5
    Senior Member
    Üyelik Tarihi
    Jul 2009
    Mesajlar
    3.000
    Tecrübe Puanı
    6


    Tanımlı Ce: ATATÜRK'ün Dehası, Davranışları Ve Çalışma Biçimi ...





    ellerine sağlik

+ Konu Cevapla

Yetkileriniz

  • You may not post new threads
  • You may post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
  •  
Bilgisayar ve İnternet Suchmaschinenoptimierung mit Ranking-Hits
Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.0