Türkiye'de Yaşayan Kazak Halkının Göç Sebepleri
Stalin'den canını kurtarmaya çalışan 20 bin Kazak, can havliyle Çin ve Moğolistan'a geçti.Stalinden kaçanları bu kez Çin'de ölüm ve işkence yakaladı.
Stalin döneminde komünist idarenin perişen ettiği Kazak Türkleri'nin nüfusu kısa süre içerisinde yarıya düştü.Stalin'den canını kurtarmaya çalışan 20 bin Kazak, can havliyle Çin ve Moğolistan'a geçti.Stalinden kaçanları bu kez Çin'de ölüm ve işkence yakaladı.Buradan canını kurtaranlar Hindistan'a geçti.20 bin kişi ile çıktıkları göçten Hindistan'a 1.400 kişi olarak ulaşabildiler.
Bu 1,400 kişi 1952 yılında Adnan Menderes'in çabası ve TBMM kararıyla Türkiye'ye alındı.Bugün sayıları 20 bine çıkan Kazak Türkleri, başta İstanbul olmak üzere; Manisa’nın Salihli ilçesi, Niğde’nin Ulukışla ilçesi, Konya’nın İsmil-Ereğli ilçesi, Kayseri’nin Develi-Yahyalı-Yeşilhisar ilçeleri, Aksaray’ın Sultanhan köyünde yaşamaktadır.
Dr. Mustafa KALKAN, Türkiye'de yaşayan ve sayıları bugün 20 bin civarında olan Kazak Türkleri'nin acı, dehşet ve felaket geçmişlerini inceleyen müthiş bir inceleme kaleme aldı.
İŞTE O ARAŞTIRMADAN DEHŞETE DÜŞÜREN BÖLÜMLER..
Sovyetler Birliği döneminde J. Stalin’in kollektivizasyon politikasının kurbanı olan Kazak halkı ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır. Çin’e göç eden Kazaklar daha sonra Tibet’e oradan Hindistan’a (Pakistan’a) daha sonrada Türkiye’ye göç etmişlerdir. Komünist Çin’in yapmış olduğu katliamlar ve oldukça ağır olan yolculuk şartları binlerce insanın ölümüne sebebiyet vermiştir.
Uzun bir yolu büyük kayıplar vererek kateden Kazakların acı dolu yaşam seyirleri bu çalışmada ele alınmaya çalışılmıştır.
Rusların bugünkü Kazakistan’ı işgalinden sonra Kazakları sosyal değerlerinden ve yaşam biçimlerinden uzaklaştırarak, sistemli bir şekilde Rus mujiklerini bu topraklara yerleştirerek demografik üstünlüğü ele geçirmek istedikleri görülür (Karpat, 2003:129;Rywkin, 1975:23). Bu bir ölçüde de olsa başarılmış, 1800’lü yıllara gelindiğinde, bir zamanlar sos-yal değerlerine bağlı, geleneklerini muhafaza ederek kuşaktan kuşağa ulaştıran, milli bütünlüğünü koruma noktasında olağanüstü gayret sarf eden Kazaklardan geriye çok az şey kalmıştır.Kazak beyleri halkına uzaklaşmış, marjalar (kadınlar) ahlakî çöküntüyü beraberinde getirmiş, arak (içki ) tüketimi insanlar arasında yaygınlaşmış, millet içinde bütünlük yok olmuş, esaret normal bir durum gibi telakki edilmeye başlanmıştır
Ruslar, belki Orta Asya bozkırlarına yerleşik bir medeniyet getir-miştir ama bu medeniyet arkasından gelecek olan zulmün hâkim kılınabilmesi için bir oyundan ibarettir. Her büyük medeniyet gibi onlar-da sömürgeciliğin temel unsuru olan taze kan ve zenginlik kaynaklarının peşindedirler (Karpat, 2003:132-133).
Bu durum, Kazak düşünürleri tarafından dile getirilmeye başlanınca da düşünen beyinler ve konuşan diller teker teker Ruslar tarafından öldürülmüştür. Çarlık Rusya’sı ve Sovyetler Birliği döneminde az Kazak âlimi öldürülmemiştir. Ülke nüfusu, 1800’lü yılların sonunda neredeyse % 40’lara varan oranlarda Ruslaştırılmış, Kazaklar Kırgızistan’a, Özbekistan’a, Rusya’ya, Moğolistan’a ve Çin’e sürülmeye başlanmıştır (Karpat, 2003:120-121;Bacon, (t.y):30). Özellikle farklı ülkelerde iskan edilerek nüfus azaltılmış ve Kazakistan çeşitli etnik unsurların bir arada yaşadığı ülke haline getirilmiştir. Öyle ki Kazak nüfusu 1920 yılında 4.700.000 yani % 50,3’e Ruslar (Ukraynalılarla birlikte) ise % 46’ya varan bir orana kadar ulaşmış ve demografik yapıyı değiştirmiştir.
İhtilal sadece Rusya’da değil diğer topluluklar arasında da kabul görmüş Lenin, Özbekler, Tatarlar, Kırgızlar, Başkırtlar ve diğer Slav kökenli topluluklar tarafından desteklenmiştir. Lenin, Asya halklarının Çarlık Rusya’sı döneminde çektikleri zorlukları bildiği için özellikle on-lara bağımsızlık vaadinde bulunmuştur. Lenin, Orta Asya halklarına, 24 Mayıs 1917’de “Rusya Halkları Beyannamesi”nde yaptığı konuşmayla; “Rusya Müslümanları, Volga ve Kırım Tatarları, Sibirya ve Türkistan Kırgızları ve Sartları, Kafkas ötesinin Türk ve Tatarları, Çeçenler ve Kaf-kas Dağlıları, sizler !...Camileri ve ibadethaneleri yıktırılmış, inanışları, gelenekleri, çarlar ve Rusya’nın yıkıcıları tarafından boğulmuş olan sizler !...İnanışlarınız ve gelenekleriniz, millî ve kültürel kurumlarınız bundan sonra serbesttir ve dokunulmazlık içindedir. Millî hayatınızı serbestçe ve müdahalesiz şekilde organize ediniz. Bu sizin hakkınızdır. Biliniz ki, haklarınız Rusya’nın tüm halklarının hakları gibi, ihtilalin bütün gücü ve onun organları olan milletvekilleri, işçiler, askerler ve köylülerin sovyetleri tarafından korunacaktır. O halde bu ihtilali destekleyiniz !... (Bennıgsen, 1994:127; Kırımer, 1997:112) şeklinde vaatte bulunmuştur. Ama bu vaat çok uzun sürmemiş bir süre sonra millî devletlerin kurulmaya başlaması ile Sovyet yönetimi tehdit unsuru oluşturur korkusuyla Özbeklere, Kazaklara ve diğer Türk topluluklarına askeri birlikler gönderip bağımsız devletleri kuranları hunharca katletmiştir.
Lenin’in fikir babası olduğu fakat uygulamaya ömrünün yetmediği bu politika, rejimin canavarı olarak bilinen Gürcü Stalin tarafından uygulanacaktır (Dickhut, 1978:24). Bu dönemde zenginlerin elinden “1.360.000 hektar mera, 1.250.000 hektar ekilebilir toprak alınmış ve köylülere dağıtılmıştır. 1928 yılında konar–göçer Kazak-Kırgız-Özbek ve diğer Türk gruplarından 145.000 hayvan alınmış ve bu mallara el koyul-muştur” (Bacon, (t.y):131;Eriş, 1978:136-13 Yapıl baskı ve el koyma hareketleri Kazakları artık zor durumda bırakmaya başlamıştır. Bir Kazak için at, koyun ve deve hayatta kalmanın ön şartını oluşturur. “Komünist hücum birlikleri sürüleri dağıtmaya ve bunların sahipleri olan göçebelere, hayvanlarını kollektif çiftliklere teslim etmeleri için baskı yapmağa başladıklarında, göçebeler hayvanlarını öldürmüşlerdir. Bunların çoğu mallarının, mülklerinin müsaderesine karşı koymuşlardır. Bu gibiler yargılanmış; ya hapsedilmiş, ya da kurşuna dizilmişlerdir”
1929 yılında Kazakların elinde bulunan 7 milyon 442 bin hayvanın sayısı 1933 yılında 1 milyon 600 bine, 21 milyon 943 bin olan koyun sayısı ise 727 bine düşmüştür (Esmağambetov, 1994:174;Madanov, 1995:66). Bu, Kazaklar için yaşam kaynaklarının kurutulması ve yok edilmesi anlamına gelmektedir. Zaten amaçta budur. Stalin, konar-göçer yaşam biçimine son vererek Türk halklarını şehre inmeye zorlamaktadır. Amaç yaşam biçiminden ve geleneklerinden kopan halkın zamanla Ruslaşması ve bir Sovyet vatandaşı gibi yaşamasıdır.
1930’lu yıllara gelindiğinde yapılan katliamlardan, sürgünlerden, açlık ve benzeri sebeplerden dolayı Kazak halkının nüfusu 2 milyon 90 bin kişiye kadar düşmüştür. Nüfusun neredeyse % 50’si kaybedilmiştir. Gidenlerin yerine tabi ki Rus köylüleri yerleştirilmiş, bereketli topraklar-dan Kazaklar uzaklaştırılmıştır (Weingast, 1976:194,195). 1930 yılında Kazaklar kitleler halinde sınırı geçerek Çin’e kaçmaya başlamışlardır
Kazaklar, 1931 yılında istenen ağır vergilere ve zulme güçleri öl-çüsünde karşı koymaya çalışarak Uygurlarla birleşip Çin’de isyan çıkarmıştır. Fakat Çin ordularının büyüklüğü ve sergilediği politika karşı-sında dayanamayan Kazaklar büyük kayıplar vererek bulundukları bölgeleri terk etmek zorunda kalmışlardır (Cagnat&Jan, 1992:156-7,245). Bu saldırılarda Hasantu köyüne yapılan baskında Kazakların bü-yük bir kısmı askerler tarafından kılıçtan geçirilmiş sadece köyde olmayanlar kurtulmuştur. Bunlardan biride daha sonra Kazakların başına geçecek olan Elishan Batır’dır.
Zamanı geldiğinde harekete etmeye başlayan Kazaklar, Çinli vali-nin zulmünden korunabilmek için başka yerlere göç etmek zorunda kalmışlardır. İlk olarak Elishan Batır, Kazakları Hindistan’a göç ettirmiş-tir. Hindistan’a göç edebilmek için Tibet’in binlerce metre yüksekliğinde oksijenin az olduğu amansız toprakları geçmek gerekecektir. Tibet’in bazı bölgeleri Müslüman olan Dunganların elindedir. Fakat Kazakların can ve mal varlıklarına zarar vermeye başlayan Tibetlilerle aralarında şiddetli savaşlar olmuştur. Ani baskınlarla Kazakların bulunduğu köyleri (avıl-ayıl) basan Tibetliler, Kazaklardan ağır isteklerde bulunmuşlar mal, kadın ve başka şeyler istemişlerdir. Çarpışmalar sırasında bir ara Elishan Batır ellerine esir düşmüşse de sonradan kurtulmayı başarmıştır.
Tibet dağlarından geçerken yüksek rakım sebebiyle Is denen bir hastalık insanlar arasında görülmüş, ağzından kan gelen ve ciğerleri zarar gören çok sayıda Kazak yolda ölmüştür. Ölen Kazaklar kış olması sebebiyle toprak kazılamadığı için öldükleri yerlere terk edilmiştir. Bugün Türkiye’ye gelmiş olan birçok Kazağın dedesi, ninesi, amcası ya da dayısının kemikleri Tibet yaylalarındadır. Tibet’ten geçene kadar Kazaklar, Tibetlilerin düzenlediği saldırılardan ve hastalıklardan dolayı yüzlerce kayıp vermişlerdir. Tibet ile Hindistan sınırına yaklaşıldığı sırada Dunganlar’ında içinde yer aldığı birliklerle yapılan savaşta Kazaklar 500 kadar ölü ve 500’ü aşkında esir vermişlerdir. Yollarda insanlar açlıktan bitkin düşmüş, Kazaklar yolları üzerinde bulunan köylere baskınlar düzenleyerek at ve koyun çalarak hayatta kalmanın yollarını aramışlardır.
1941 yılında Hindistan, İngiliz hâkimiyetinde olduğu için, Kazaklara göç iznini İngilizler verdi:Bu göç hareketleri sırasında Müslümanlar, Kazaklara büyük yar-dımlarda bulunmuşlardır. Özellikle dinî çatışmalar sebebiyle sonradan kurulacak olan Pakistan Devleti, Hindistan’dan kopmak üzere olduğu için Pakistan’ın Müslümanlara bir çekim merkezi olması amacıyla Hintli Müslümanlar büyük gayret sarf etmişlerdir. 1943 yılında bazı Kazakları bulundukları yerlerden Bopal’e göç ettirmişlerdir.
1950 yılı, Kazak göçmenleri için bir dönüm noktası olmuştur. İlk olarak Kazak göçmenleri resmî bir görev sebebiyle Pakistan’a gelen ga-zeteci Mehmet İrfan’la görüşme imkânına sahip olmuştur. “Peşavar şehrinde yapılan görüşmede, Kazakların Türkiye’ye göç etmek istemele-rini bildirmeleri üzerine gazeteci Türkiye’nin Lahor elçisi olan Nebil Batu ile bir görüşme ayarlamıştır. Yapılan görüşmede elçi kaç kişi olduk-larını sorunca “1941 yılında 3039 kişi idik ama bir yıl içinde hastalık ve diğer sebeplerden dolayı 1400 kişi kaldık deyince elçi derin derin düşün-meye ve gözleri dolmaya başlamıştır. Halife Altay, “Çinlilerden, Tibetlilerden, Hintlilerden hep diplomatik tavır gördüğümüz için şaşır-mıştık elçinin bu şekilde davranması bize ilginç gelmişti” demektedir” (Halife Altay, 2000: 112-116 ).
Elçi, 1400 kişinin listesini alarak Türkiye Cumhuriyeti devletine ileteceğini Büyük Millet Meclisi’nin kararının gerektiğini belirtmiştir. İki yıl bu karar beklenmiş, bu arada 1952 yılında elçilikle görüşmelere de-vam edilmiştir. O yıl, elçiliğe, meşhur şair ve yazar Yahya Kemal Beyatlı atanmıştır. Elinden geleni yapacağını ve elçiliğe sürekli gelip gitmemele-rini, Kazak liderlerin Çin istihbarat örgütleri tarafından öldürülebileceğini, bunun için elçiliğin gizli bir kurye ile kararı kendilerine ulaştıracaklarını söylemiştir.
“Aradan uzun bir zaman geçmeden, 1952 yılında Nevruz ayının 13’ünde 3/1495 numaralı kararla Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kazakla-rın göçmen olarak deniz ve kara yoluyla getirilmesini açıklayan kararını bize kurye vasıtasıyla gönderdi. Bu karar bizim için kurtuluştu, 2000 insanımız hastalıktan öldüğü gibi 6 yıl içinde hiçbir çocuk doğmamıştı. Hindistan’ın iklimi, bulaşıcı ve ateşli hastalıkları sebebiyle bir tek kadın bile hamile kalmamıştı.
Karaçi şehrinden Basra’ya oradan Bağdat’a, Bağdat’tan İstanbul’a kadar uzun bir yol kat edilmiştir. 1954 yılında Kazaklar, Bağdat’tan Irak tarafındaki Nusaybin şehrinin Talköşek adlı yerleşimine, buradan vagon-lara bindirilip Urfa, Halep, Adana demiryolu ile İstanbul’a ulaştırılmıştır. Yolda sıcaklık hariç hiçbir zorluk çekilmemiş, önceden kumanyalar hazır olduğu için bunlar yenilmiştir. Kazakları Türkiye’nin Başbakanı rahmetli Adnan Menderes karşılamıştır, halk Zeytinburnu, Sirkeci ve Tuzlaya yerleştirilmiştir.
1889 yılından beri uzun yıllardır süren zulüm dönemi sona ermiş-tir. Artık yeni bir hayat önlerinde Kazakları beklemektedir. İstanbul’a geldikten 6 ay sonra yerleştirildikleri misafirhanelerde halkın canı sıkılmaya başlamıştır. Yiyecek sıkıntısı olmamasına rağmen Kazaklar yerleşik hayata daha alışık değildir, bunun için Türk hükümetinden yerleştirilecekleri, hayvancılık yapabilecekleri yerler istemişlerdir. Kazaklar için Manisa’nın Salihli ilçesi, Niğde’nin Ulukışla ilçesi, Konya’nın İsmil-Ereğli ilçesi, Kayseri’nin Develi-Yahyalı-Yeşilhisar ilçeleri, Aksaray’ın Sultanhan köyünde yerler tahsis edilmiştir. “İlk olarak Salihli ilçesine 50 aile gönderilmiştir. Bu aileler, deri işleme zanaatını bildikleri için kısa sürede yerli halkla ticarete başlamış ve zamanla zengin olmuşlardır, bu-gün onların arasında çok sayıda tanınan tüccar mevcuttur”
(Halife Altay, 2000:117-120).
Türkiye'de Yaşayan Kazak Halkının Göç Sebepleri
Stalin'den canını kurtarmaya çalışan 20 bin Kazak, can havliyle Çin ve Moğolistan'a geçti.Stalinden kaçanları bu kez Çin'de ölüm ve işkence yakaladı.
Stalin döneminde komünist idarenin perişen ettiği Kazak Türkleri'nin nüfusu kısa süre içerisinde yarıya düştü.Stalin'den canını kurtarmaya çalışan 20 bin Kazak, can havliyle Çin ve Moğolistan'a geçti.Stalinden kaçanları bu kez Çin'de ölüm ve işkence yakaladı.Buradan canını kurtaranlar Hindistan'a geçti.20 bin kişi ile çıktıkları göçten Hindistan'a 1.400 kişi olarak ulaşabildiler.
Bu 1,400 kişi 1952 yılında Adnan Menderes'in çabası ve TBMM kararıyla Türkiye'ye alındı.Bugün sayıları 20 bine çıkan Kazak Türkleri, başta İstanbul olmak üzere; Manisa’nın Salihli ilçesi, Niğde’nin Ulukışla ilçesi, Konya’nın İsmil-Ereğli ilçesi, Kayseri’nin Develi-Yahyalı-Yeşilhisar ilçeleri, Aksaray’ın Sultanhan köyünde yaşamaktadır.
Dr. Mustafa KALKAN, Türkiye'de yaşayan ve sayıları bugün 20 bin civarında olan Kazak Türkleri'nin acı, dehşet ve felaket geçmişlerini inceleyen müthiş bir inceleme kaleme aldı.
İŞTE O ARAŞTIRMADAN DEHŞETE DÜŞÜREN BÖLÜMLER..
Sovyetler Birliği döneminde J. Stalin’in kollektivizasyon politikasının kurbanı olan Kazak halkı ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır. Çin’e göç eden Kazaklar daha sonra Tibet’e oradan Hindistan’a (Pakistan’a) daha sonrada Türkiye’ye göç etmişlerdir. Komünist Çin’in yapmış olduğu katliamlar ve oldukça ağır olan yolculuk şartları binlerce insanın ölümüne sebebiyet vermiştir.
Uzun bir yolu büyük kayıplar vererek kateden Kazakların acı dolu yaşam seyirleri bu çalışmada ele alınmaya çalışılmıştır.
Rusların bugünkü Kazakistan’ı işgalinden sonra Kazakları sosyal değerlerinden ve yaşam biçimlerinden uzaklaştırarak, sistemli bir şekilde Rus mujiklerini bu topraklara yerleştirerek demografik üstünlüğü ele geçirmek istedikleri görülür (Karpat, 2003:129;Rywkin, 1975:23). Bu bir ölçüde de olsa başarılmış, 1800’lü yıllara gelindiğinde, bir zamanlar sos-yal değerlerine bağlı, geleneklerini muhafaza ederek kuşaktan kuşağa ulaştıran, milli bütünlüğünü koruma noktasında olağanüstü gayret sarf eden Kazaklardan geriye çok az şey kalmıştır.Kazak beyleri halkına uzaklaşmış, marjalar (kadınlar) ahlakî çöküntüyü beraberinde getirmiş, arak (içki ) tüketimi insanlar arasında yaygınlaşmış, millet içinde bütünlük yok olmuş, esaret normal bir durum gibi telakki edilmeye başlanmıştır
Ruslar, belki Orta Asya bozkırlarına yerleşik bir medeniyet getir-miştir ama bu medeniyet arkasından gelecek olan zulmün hâkim kılınabilmesi için bir oyundan ibarettir. Her büyük medeniyet gibi onlar-da sömürgeciliğin temel unsuru olan taze kan ve zenginlik kaynaklarının peşindedirler (Karpat, 2003:132-133).
Bu durum, Kazak düşünürleri tarafından dile getirilmeye başlanınca da düşünen beyinler ve konuşan diller teker teker Ruslar tarafından öldürülmüştür. Çarlık Rusya’sı ve Sovyetler Birliği döneminde az Kazak âlimi öldürülmemiştir. Ülke nüfusu, 1800’lü yılların sonunda neredeyse % 40’lara varan oranlarda Ruslaştırılmış, Kazaklar Kırgızistan’a, Özbekistan’a, Rusya’ya, Moğolistan’a ve Çin’e sürülmeye başlanmıştır (Karpat, 2003:120-121;Bacon, (t.y):30). Özellikle farklı ülkelerde iskan edilerek nüfus azaltılmış ve Kazakistan çeşitli etnik unsurların bir arada yaşadığı ülke haline getirilmiştir. Öyle ki Kazak nüfusu 1920 yılında 4.700.000 yani % 50,3’e Ruslar (Ukraynalılarla birlikte) ise % 46’ya varan bir orana kadar ulaşmış ve demografik yapıyı değiştirmiştir.
İhtilal sadece Rusya’da değil diğer topluluklar arasında da kabul görmüş Lenin, Özbekler, Tatarlar, Kırgızlar, Başkırtlar ve diğer Slav kökenli topluluklar tarafından desteklenmiştir. Lenin, Asya halklarının Çarlık Rusya’sı döneminde çektikleri zorlukları bildiği için özellikle on-lara bağımsızlık vaadinde bulunmuştur. Lenin, Orta Asya halklarına, 24 Mayıs 1917’de “Rusya Halkları Beyannamesi”nde yaptığı konuşmayla; “Rusya Müslümanları, Volga ve Kırım Tatarları, Sibirya ve Türkistan Kırgızları ve Sartları, Kafkas ötesinin Türk ve Tatarları, Çeçenler ve Kaf-kas Dağlıları, sizler !...Camileri ve ibadethaneleri yıktırılmış, inanışları, gelenekleri, çarlar ve Rusya’nın yıkıcıları tarafından boğulmuş olan sizler !...İnanışlarınız ve gelenekleriniz, millî ve kültürel kurumlarınız bundan sonra serbesttir ve dokunulmazlık içindedir. Millî hayatınızı serbestçe ve müdahalesiz şekilde organize ediniz. Bu sizin hakkınızdır. Biliniz ki, haklarınız Rusya’nın tüm halklarının hakları gibi, ihtilalin bütün gücü ve onun organları olan milletvekilleri, işçiler, askerler ve köylülerin sovyetleri tarafından korunacaktır. O halde bu ihtilali destekleyiniz !... (Bennıgsen, 1994:127; Kırımer, 1997:112) şeklinde vaatte bulunmuştur. Ama bu vaat çok uzun sürmemiş bir süre sonra millî devletlerin kurulmaya başlaması ile Sovyet yönetimi tehdit unsuru oluşturur korkusuyla Özbeklere, Kazaklara ve diğer Türk topluluklarına askeri birlikler gönderip bağımsız devletleri kuranları hunharca katletmiştir.
Lenin’in fikir babası olduğu fakat uygulamaya ömrünün yetmediği bu politika, rejimin canavarı olarak bilinen Gürcü Stalin tarafından uygulanacaktır (Dickhut, 1978:24). Bu dönemde zenginlerin elinden “1.360.000 hektar mera, 1.250.000 hektar ekilebilir toprak alınmış ve köylülere dağıtılmıştır. 1928 yılında konar–göçer Kazak-Kırgız-Özbek ve diğer Türk gruplarından 145.000 hayvan alınmış ve bu mallara el koyul-muştur” (Bacon, (t.y):131;Eriş, 1978:136-13 Yapıl baskı ve el koyma hareketleri Kazakları artık zor durumda bırakmaya başlamıştır. Bir Kazak için at, koyun ve deve hayatta kalmanın ön şartını oluşturur. “Komünist hücum birlikleri sürüleri dağıtmaya ve bunların sahipleri olan göçebelere, hayvanlarını kollektif çiftliklere teslim etmeleri için baskı yapmağa başladıklarında, göçebeler hayvanlarını öldürmüşlerdir. Bunların çoğu mallarının, mülklerinin müsaderesine karşı koymuşlardır. Bu gibiler yargılanmış; ya hapsedilmiş, ya da kurşuna dizilmişlerdir”
1929 yılında Kazakların elinde bulunan 7 milyon 442 bin hayvanın sayısı 1933 yılında 1 milyon 600 bine, 21 milyon 943 bin olan koyun sayısı ise 727 bine düşmüştür (Esmağambetov, 1994:174;Madanov, 1995:66). Bu, Kazaklar için yaşam kaynaklarının kurutulması ve yok edilmesi anlamına gelmektedir. Zaten amaçta budur. Stalin, konar-göçer yaşam biçimine son vererek Türk halklarını şehre inmeye zorlamaktadır. Amaç yaşam biçiminden ve geleneklerinden kopan halkın zamanla Ruslaşması ve bir Sovyet vatandaşı gibi yaşamasıdır.
1930’lu yıllara gelindiğinde yapılan katliamlardan, sürgünlerden, açlık ve benzeri sebeplerden dolayı Kazak halkının nüfusu 2 milyon 90 bin kişiye kadar düşmüştür. Nüfusun neredeyse % 50’si kaybedilmiştir. Gidenlerin yerine tabi ki Rus köylüleri yerleştirilmiş, bereketli topraklar-dan Kazaklar uzaklaştırılmıştır (Weingast, 1976:194,195). 1930 yılında Kazaklar kitleler halinde sınırı geçerek Çin’e kaçmaya başlamışlardır
Kazaklar, 1931 yılında istenen ağır vergilere ve zulme güçleri öl-çüsünde karşı koymaya çalışarak Uygurlarla birleşip Çin’de isyan çıkarmıştır. Fakat Çin ordularının büyüklüğü ve sergilediği politika karşı-sında dayanamayan Kazaklar büyük kayıplar vererek bulundukları bölgeleri terk etmek zorunda kalmışlardır (Cagnat&Jan, 1992:156-7,245). Bu saldırılarda Hasantu köyüne yapılan baskında Kazakların bü-yük bir kısmı askerler tarafından kılıçtan geçirilmiş sadece köyde olmayanlar kurtulmuştur. Bunlardan biride daha sonra Kazakların başına geçecek olan Elishan Batır’dır.
Zamanı geldiğinde harekete etmeye başlayan Kazaklar, Çinli vali-nin zulmünden korunabilmek için başka yerlere göç etmek zorunda kalmışlardır. İlk olarak Elishan Batır, Kazakları Hindistan’a göç ettirmiş-tir. Hindistan’a göç edebilmek için Tibet’in binlerce metre yüksekliğinde oksijenin az olduğu amansız toprakları geçmek gerekecektir. Tibet’in bazı bölgeleri Müslüman olan Dunganların elindedir. Fakat Kazakların can ve mal varlıklarına zarar vermeye başlayan Tibetlilerle aralarında şiddetli savaşlar olmuştur. Ani baskınlarla Kazakların bulunduğu köyleri (avıl-ayıl) basan Tibetliler, Kazaklardan ağır isteklerde bulunmuşlar mal, kadın ve başka şeyler istemişlerdir. Çarpışmalar sırasında bir ara Elishan Batır ellerine esir düşmüşse de sonradan kurtulmayı başarmıştır.
Tibet dağlarından geçerken yüksek rakım sebebiyle Is denen bir hastalık insanlar arasında görülmüş, ağzından kan gelen ve ciğerleri zarar gören çok sayıda Kazak yolda ölmüştür. Ölen Kazaklar kış olması sebebiyle toprak kazılamadığı için öldükleri yerlere terk edilmiştir. Bugün Türkiye’ye gelmiş olan birçok Kazağın dedesi, ninesi, amcası ya da dayısının kemikleri Tibet yaylalarındadır. Tibet’ten geçene kadar Kazaklar, Tibetlilerin düzenlediği saldırılardan ve hastalıklardan dolayı yüzlerce kayıp vermişlerdir. Tibet ile Hindistan sınırına yaklaşıldığı sırada Dunganlar’ında içinde yer aldığı birliklerle yapılan savaşta Kazaklar 500 kadar ölü ve 500’ü aşkında esir vermişlerdir. Yollarda insanlar açlıktan bitkin düşmüş, Kazaklar yolları üzerinde bulunan köylere baskınlar düzenleyerek at ve koyun çalarak hayatta kalmanın yollarını aramışlardır.
1941 yılında Hindistan, İngiliz hâkimiyetinde olduğu için, Kazaklara göç iznini İngilizler verdi:Bu göç hareketleri sırasında Müslümanlar, Kazaklara büyük yar-dımlarda bulunmuşlardır. Özellikle dinî çatışmalar sebebiyle sonradan kurulacak olan Pakistan Devleti, Hindistan’dan kopmak üzere olduğu için Pakistan’ın Müslümanlara bir çekim merkezi olması amacıyla Hintli Müslümanlar büyük gayret sarf etmişlerdir. 1943 yılında bazı Kazakları bulundukları yerlerden Bopal’e göç ettirmişlerdir.
1950 yılı, Kazak göçmenleri için bir dönüm noktası olmuştur. İlk olarak Kazak göçmenleri resmî bir görev sebebiyle Pakistan’a gelen ga-zeteci Mehmet İrfan’la görüşme imkânına sahip olmuştur. “Peşavar şehrinde yapılan görüşmede, Kazakların Türkiye’ye göç etmek istemele-rini bildirmeleri üzerine gazeteci Türkiye’nin Lahor elçisi olan Nebil Batu ile bir görüşme ayarlamıştır. Yapılan görüşmede elçi kaç kişi olduk-larını sorunca “1941 yılında 3039 kişi idik ama bir yıl içinde hastalık ve diğer sebeplerden dolayı 1400 kişi kaldık deyince elçi derin derin düşün-meye ve gözleri dolmaya başlamıştır. Halife Altay, “Çinlilerden, Tibetlilerden, Hintlilerden hep diplomatik tavır gördüğümüz için şaşır-mıştık elçinin bu şekilde davranması bize ilginç gelmişti” demektedir” (Halife Altay, 2000: 112-116 ).
Elçi, 1400 kişinin listesini alarak Türkiye Cumhuriyeti devletine ileteceğini Büyük Millet Meclisi’nin kararının gerektiğini belirtmiştir. İki yıl bu karar beklenmiş, bu arada 1952 yılında elçilikle görüşmelere de-vam edilmiştir. O yıl, elçiliğe, meşhur şair ve yazar Yahya Kemal Beyatlı atanmıştır. Elinden geleni yapacağını ve elçiliğe sürekli gelip gitmemele-rini, Kazak liderlerin Çin istihbarat örgütleri tarafından öldürülebileceğini, bunun için elçiliğin gizli bir kurye ile kararı kendilerine ulaştıracaklarını söylemiştir.
“Aradan uzun bir zaman geçmeden, 1952 yılında Nevruz ayının 13’ünde 3/1495 numaralı kararla Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kazakla-rın göçmen olarak deniz ve kara yoluyla getirilmesini açıklayan kararını bize kurye vasıtasıyla gönderdi. Bu karar bizim için kurtuluştu, 2000 insanımız hastalıktan öldüğü gibi 6 yıl içinde hiçbir çocuk doğmamıştı. Hindistan’ın iklimi, bulaşıcı ve ateşli hastalıkları sebebiyle bir tek kadın bile hamile kalmamıştı.
Karaçi şehrinden Basra’ya oradan Bağdat’a, Bağdat’tan İstanbul’a kadar uzun bir yol kat edilmiştir. 1954 yılında Kazaklar, Bağdat’tan Irak tarafındaki Nusaybin şehrinin Talköşek adlı yerleşimine, buradan vagon-lara bindirilip Urfa, Halep, Adana demiryolu ile İstanbul’a ulaştırılmıştır. Yolda sıcaklık hariç hiçbir zorluk çekilmemiş, önceden kumanyalar hazır olduğu için bunlar yenilmiştir. Kazakları Türkiye’nin Başbakanı rahmetli Adnan Menderes karşılamıştır, halk Zeytinburnu, Sirkeci ve Tuzlaya yerleştirilmiştir.
1889 yılından beri uzun yıllardır süren zulüm dönemi sona ermiş-tir. Artık yeni bir hayat önlerinde Kazakları beklemektedir. İstanbul’a geldikten 6 ay sonra yerleştirildikleri misafirhanelerde halkın canı sıkılmaya başlamıştır. Yiyecek sıkıntısı olmamasına rağmen Kazaklar yerleşik hayata daha alışık değildir, bunun için Türk hükümetinden yerleştirilecekleri, hayvancılık yapabilecekleri yerler istemişlerdir. Kazaklar için Manisa’nın Salihli ilçesi, Niğde’nin Ulukışla ilçesi, Konya’nın İsmil-Ereğli ilçesi, Kayseri’nin Develi-Yahyalı-Yeşilhisar ilçeleri, Aksaray’ın Sultanhan köyünde yerler tahsis edilmiştir. “İlk olarak Salihli ilçesine 50 aile gönderilmiştir. Bu aileler, deri işleme zanaatını bildikleri için kısa sürede yerli halkla ticarete başlamış ve zamanla zengin olmuşlardır, bu-gün onların arasında çok sayıda tanınan tüccar mevcuttur”
(Halife Altay, 2000:117-120).


LinkBack URL
About LinkBacks












Alıntı ile Cevapla

Bookmarks