Adı 'Rüyam' Olsun
Beşparmak Dağlarıkendisine yaklaşan o şanlı ve kutlu insanları heyecanla bekliyordu. Hep hasretle bakmıştı yollara. "Acep niçin gelmediler?" diye bulutlar bile küsmüştü nice zamandır. Evet
gördükleri gerçek idi
etrafta bir şenlik vardı; gözleri ufukta olan otlar
ağaçlar
hayvanlar
taş ve toprak çoktan karşılamaya hazırdı. Nihayet 'ada'nın kıyılarından çıkageldiler. Kuzeyden
güneyden girdiler heyecanla. O ilk giriş anlarında bazıları oracıkta şehit oldu. O kutlu şehitler -başta Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) halası Ümm-ü Haram Hazretleri (r.anha)- hâlâ buralara mânen kol-kanat geriyorlar. Onlar 'ada'da kaldıkları sürece buralar hep yeşil kalacak.
İlk tohumun toprakla buluşmasının üzerinden asırlar geçmişti kiBeşparmak Dağları'nı yine hüzün kapladı. Artık insanlar başkalaşmış
aslından uzaklaşmıştı; sefihane bir hayat yaşanıyordu. Bu defa da bulutlar küsmüştü 'ada'ya. Gözyaşları kurumak üzereydi ki
bir kutlu haber duydu Anadolu'dan
Devlet-i Aliye'den: Buralara bir kere daha geleceklermiş. Beşparmak Dağları: "Aman Allah'ım ne büyüksün ve bu ne büyük bir müjde!" diyordu gözyaşları içinde.
Ve bir sabah erkenden çıkageldinesilleri hâlen devam eden 'ada'nın yeni sakinleri. Bunun adı 'yeniden diriliş' olmalıydı. Suya hasret toprak ve rahmete hasret bağ ve bahçeler yeniden kendine geliyordu. Bu mutluluk ve huzur adacığı bu hâliyle birkaç nesli içinde barındırdı.
Sonra Devlet-i Aliye'nin öksürmeye başladığı yıllar geldi. 'Gelgitler adası' zâtürreye yakalanmıştı bile. Devrin fırsat kollayan bendeleritalan yarışındaydı. Beşparmak Dağları yine hüzünlüydü; fakat ümit atlasındaki yerinde dimdik duruyordu. Gözü hep yeni neslin gelişindeydi. O nesli beklerken gözünü kuzeye
Anadolu'ya
çevirdi ve başka yere bakmadı. Çünkü orada bir karakol gördü; ona 'son karakol' diyorlardı. Küçük tepeler
'Artık bize kimse uğramaz!' derken
Beşparmak Dağları bütün kalbiyle 'son karakol'a bakıyordu. Biliyordu ki
beklenenler buradan gelecekti. Fakat yardım beklenen yerde de
hastalıklar diz boyu idi. Üstelik hastalığını fırsat bilen 'pusudaki kurtlar' inlerinden çıkıp başına üşüşmüşlerdi. 'O şanlı yiğit
karşı bayıra gömülmüş olsa bile
yine bekleyeceğim onu.' diyordu Beşparmak Dağları.
Millî ve vatanî duyguların bamteline dokunulduğu günlerdi. 'Son karakol'da bir hareketlilik görülüyordu. Beşparmak Dağları'nın yüzü ışımaya başlamıştı. Âdeta yıllar sonra yeniden takip ediyordu istikbaldeki kutlu misafirlerini ve onların yol hazırlıklarını. Evetbeklediği gün
bugündü. Geldiler ve aldılar onu idam sehpasından. Fakat işin doğrusu
esas yarayı göremediler. Ancak
birkaç fedakârın gayretiyle dikilen çiçek ve ağaçlarla Beşparmak Dağları biraz olsun kendine gelmişti.
Beşparmak Dağları: "Bu çiçek ve ağaçlar bir gün büyüyecek ve buralara mânevî güzellikler dağıtacak." diye hayal ediyor ve asırları aşkın sabır kuvvetiyle bekliyordu o ağaçlardaki meyveleri. Fakat bir türlü gelmiyordu beklenen netice. Otekrar Anadolu kıyılarına bakıyordu her zamanki gibi. "Oradan gelirlerse
kurtulurum
yoksa hâlim harap!" diyordu. Kutlu Diyar'dan ilk gelenlerde yaşadığı heyecana denk bir heyecanla bekliyordu yeni misafirlerini. Sanki onların müjdesini asırlar öncesinden almıştı. Ama Anadolu'da hercümerçler birbirini takip ediyordu. Olsun
yine de ümitliydi. Çünkü yıllar öncesinden 'zamanın bahçıvan'ı tohumu toprağa ekmiş ve rüşeymler canlanmaya başlamıştı.
Sonunda Beşparmak Dağları kutlu bir haber duydu. O rüşeymler fidan olmuş ve buralara sevk olunuyordu. Bu gelişilk gelenlere yakın bir keyfiyetteydi. Onlara kucak açtı
sinesinde yer ayırdı. Yıllarca o fidanları bütün muhalif rüzgârlara karşı korudu
kolladı. Her geçen gün
her şey daha da güzel oluyordu. "Âhir ömrümde bu fidanların ve bu goncaların meşcereliğinde yaşayacağım
daha gam yemem!" diyordu. Bu son kutlu misafirler
yıllarca sabrettiler Beşparmak Dağları'nın eteklerinde körpe fidanlar yetiştirmek için. Nice fidanlar boy attı
kabına sığmaz bir hâl alıp yeryüzü mirasçısı oldu
dağıldı değişik coğrafyalara. Ama sanki bir şeyler hâlâ eksikti.
Ve bir gün sabaha karşı Beşparmak Dağları lerzeye geldi. O gece bir şeyler olmuştu. Her zamanki gecelerden farklıydı. O sabah anladı kibu gelen misafirler 'ilklerin son temsilcileri'ydi. Kâinatın Sahibi onlara öyle bir mühür vermişti ki
bu mühür burada kalıcı olduklarının bir alâmetiydi. O gece
hayır ve iyilik sever bir insan olan Hayrullah Bey bir aralık yatağına uzandı. O uzanış
ilerleyen saatlerde onu Haşir meydanına götürdü. Endişe içinde
bir kafileyle birlikte hesap vermeye gidiyordu. Kafilede bulunanlar gibi Hayrullah Bey de tir tir titriyordu. Acaba hayatının hesabını verebilecek miydi? Acaba hâli nice olacaktı? Amel defteri hangi tarafından verilecekti? Sorular peşi peşine geliyordu. Bir ara
biraz aşağılarda
tren istasyonunu hatırlatan bir yer gördü. Orada bulunan delikanlılar sanki bir şeyler bekliyorlardı. Hâl ve hareketlerinden anlıyordu onların dünyada olduklarını. O an hatırladı her şeyi: Bu gençlerin bir talebe yurdu yapmak için arsa aradıklarını; bir arsayı tam alacaklarken sahibinin vazgeçtiğini; kaç arsaya baktılarsa
bir türlü olmadığını; kendine ait arsanın önünden defalarca geçmelerine rağmen
onlara bir türlü 'İşte size arsa!' demeyi aklına getirmediğini... Evet
bütün bunlar
gözünün önünden geçiyordu. İşte tam o an beyninde şimşekler çaktı; o gençlerle dünyaya haber gönderecek ve "Hanıma söyleyin
o arsayı yurt yapmak için versinler." diyecekti. İhtimal
bu sayede kurtulabileceğini düşünüyordu. Bu his ve düşüncelerle kan-ter içerisinde uyandı. Hemen hanımına rüyasını anlattı. Ondan
"Sen bilirsin bey!" cevabını alınca
hiç beklemeden Abdurrahman Bey'i aradı ve evine çaya davet etti.
Abdurrahman Bey ertesi gün akşam saatlerinde Hayrullah Beylerdeydi. Muhabbetin koyulaştığı saatlerde Hayrullah Bey sözüo günlerde üzerinde çok durdukları arsa mevzuuna getirdi. Yağmur yüklü bulutlar gibiydi. Gördüğü rüyanın tesiriyle; "Hocam arsa işi tamamdır!" dedi. Ertesi gün
güneş farklı doğmuştu ada semalarında. Aynı dertten muzdarip insanlarda bir heyecan vardı. Duyan şükrediyor ve bu büyük lütuf için nasıl davranacağını bilemiyordu. Olanları duyan Osman Hoca
günlerce hâdisenin tesirinde kalmıştı.
Derhal harekete geçildi. Vakit kaybetmeden işe koyulmak ve el birliği edipBeşparmak Dağları'nın yıllardır süren hasretini gidermek zamanıydı. Sema bunu bekliyor
yerdekiler bunu bekliyordu. Hâsılı çok sıkıntı çekildi
sineler dağlandı
ızdırap ve çileler çoğu kişiye yol arkadaşı oldu. Sıra yapılan müesseseye bir isim koymaya gelmişti. Hayrullah Bey'e soruldu. O: "Adı 'rüyam' olsun!" dedi.
Eveto yurdun sinesinde
solmaya yüz tutmuş güller tekrar canlanıyordu. Orada birçok çiçek açtı ve hâlâ açmaya da devam ediyor. Şimdilerde
Ümm-ü Haram Annemizin (r.anha) ruhunu şâd edecek geleceğin hizmet erlerinin sohbet ettiği
ilim ve tefekkürle meşgul olduğu
uğrayanların huzur bulduğu bir mekândır orası.
Son manzarayı sorarsanız; tarihe şahitlik etmiş Beşparmak Dağları ve bu dağın kutlu sakinleri ellerini semaya kaldırmışlaranayurttaki dirilişle âhenkli şekilde ilerleyen bu güzellikleri bahşeden Zât'a (celle celâlühü) hamd ve senada bulunuyorlar.
...
..


LinkBack URL
About LinkBacks

kendisine yaklaşan o şanlı ve kutlu insanları heyecanla bekliyordu. Hep hasretle bakmıştı yollara. "Acep niçin gelmediler?" diye bulutlar bile küsmüştü nice zamandır. Evet



Alıntı ile Cevapla
Bookmarks