Konu Etiketleri:

siyahli kadin kitap özeti kemalettin tuğcu, kemalettin tuğcu küskün cocuklar adlı hikayesinin özeti, kemalettin tuğcu küskün cocuklar özet, kemalettin tugcu içler acısı özet, kemalettin tuğcu dilenci baba özeti, kemalettin tuğcu, kemalettın tuğcu kırk ev kedısı özet, dilenci babanın özeti, kemalettin tuğcu siyahlı kadın özeti, kemalettın tuğcu çocuk kıtapları annemın hıkayesı özetı, kemalettin tuğcu süt kardeşler kitabının özeti, yılanlı bağ özeti, kemalettin tuğcu yılanlı bağ özeti, kemalettin tuğcu nun hayatı ve eserleri, hayatı bedri kemalettin, kemalettin tuğcu karakaçan özet, kemalettin tuğcu adam ve çocuk kitabının özeti, köyden gelen kız kemalettin tuğcu özeti, siyahlı kadın ilk basım kitap, kemalettin tuğcu kitap özeti bizim kuşak, çocuk romanları45 özetler, bu çocuk kimin kiap özeti, deniz kızı kitap özeti kemalettin tuğcu, deniz kızı kemalettin tuğcu özet, yavrucuk kitap özeti,

+ Konu Cevapla
1 / 3 Sayfa 123 SonuncuSonuncu
1 den 5´e kadar. Toplam 11 Sayfa bulundu
Like Tree5Likes

Kemalettin TUGCU hakkında /kimdir /eserleri birkaç özet

 Türkiyeden Biyoğrafiler Katagorisinde ve  Edebiyat Tr ( Kimdir ) Forumunda Bulunan  Kemalettin TUGCU hakkında /kimdir /eserleri birkaç özet Konusunu Görüntülemektesiniz.=>Kemalettin Tuğcu (İstanbul, 27 Aralık 1902-İstanbul, 17 Ekim 1996) Ayakları içe dönük olarak sakat doğdu. Babası kendisinden 16 ay büyük ...

  1. #1
    Super Moderator _kanka** - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Dec 2010
    Mesajlar
    3.210
    Tecrübe Puanı
    5


    Tanımlı Kemalettin TUGCU hakkında /kimdir /eserleri birkaç özet











    Kemalettin Tuğcu (İstanbul, 27 Aralık 1902-İstanbul, 17 Ekim 1996)


    Ayakları içe dönük olarak sakat doğdu. Babası kendisinden 16 ay büyük olan ağabeyi Nurettin'e ders verirken o da okuma yazmayı öğrendi. Sakatlığı yüzünden okula devam edemedi. Bir süre Galatasaray Lisesi'ne devam etse de ailesinin her şeyini kaybedip yoksul hale düşmesi yüzünden bunu da sürdüremedi. Yirmi yaşındayken bir ayağındaki sakatlık için ameliyat olduysa da sonucun olumlu olmaması bir yana, çok canı yandı ve ötekinin ameliyatından vazgeçti. Bu olumsuz durum da onu yalnızlığa itti.

























    Bir söyleşide şunları söyledi: "Yirmi altı yaşıma kadar münzevi bir hayat yaşadım. Ne mektebe gittim, ne de gençlik hayatı yaşadım. Yalnızlığın bana verdiği can sıkıntısıyla yazmaya başladım. On üç yaşımdan beri yalnız yazı yazdım, beni bu yazılar avuttu, yazdıklarımla yaşadım." Roman yazarlığı dışında Türkiye Yayımevi idare memurluğu, Ev-İş Kadın gazetesi sekreterliği, Doğan Kardeş Yayınları müdürlüğü, Hayat dergisi arşiv şefliği gibi işler yaptı. Yaşamını "Sırça Köşkün Masalcısı" adlı kitapta anlatan, yeğeni gazeteci yazar Nemika Tuğcu, şu yargıya varıyor: "Hiçbir kitabında cinayet yoktur Kemalettin Tuğcu'nun; tecavüz, işkence yoktur. Gaddar üvey babalar ve kötü ruhlu üvey anneler vardır; çocuklar dayak yer, evden kovulur, ama hikâyelerin sonlan iyi biter. Hak yerini bulur; çalışan, dürüst olan kazanır." (Can Yayınlan, 2004, s. 86).

    Türk basınının en verimli yazarlarından biri oldu. Nemika Tuğcu'nun kitabında verdiği listeye göre kaleme aldığı 312 kitabı, 5 de çeviri kitabı bulunuyor. Onun kitaplarını okumamış ya da kitaplarından uyarlanan bir filmi izlememiş kişi yok gibi. Ayşecik (yön. M. Ün, 1960), Kolsuz Bebek (yön. M.H. Egeli, 1961), Yüz Karası (yön. Y. Atadeniz, 1964) filmleri ve Üvey Baba TV dizisi yapıldı. 1995 Tüyap Kitap Fuarı Çocuk Edebiyatı Ödülü 'nü kazandı.









    Acıların yazarı Kemalettin Tuğcu

    Gözpınarlarınızdan süzülen gözyaşlarınızın kirpiklerinizin üzerinden kayarak, yanağınızı yol yapıp, çenenizden aşağıya doğru inmesi olarak tanımlayabilirim ağlamayı, kendi deneyimlerim içerisinde.

    İster avaz avaz bağırarak, ister hıçkırıkların gölgesine sığınarak, isterse de bir yumruk büyüklüğünde ki düğüm gibi göğsünüzün ortasında hissederek yaşarsınız onu.


    "Erkek adam ağlamaz" sözü ise; erkek olmayı, insan olmanın en güzel duygularından biri olan ağlamaktan arındırmaya çalışır nedense, biz erkeklerin sırtında şaklayan bir kırbaç gibi.


    Oysa ağlamanın içten sıcaklığını ruhumuzun derinliklerine kadar hissettiğimizde farkına varırız, bir kez daha insan olmanın bilincine.


    İşte içten ağlamaların kucağına bırakan yazılarıyla, çocuk dünyamdan bugünlere kadar gelen süreçte, yaşamın sadece kendi hayatımızdan ibaret olmadığını bana fark ettiren yazardır O, gözyaşlarımın sığınağında.


    Evet, Kemalettin Tuğcu’dan bahsediyorum. 1902’de dünyaya gelip, 1996 yılında hayata gözlerini yumduğu 94 yıllık yaşamında resmi olarak üç yüz on iki kitap yazıp, 7 eseri filme çekilen, hiç okula gitmeden kendi kendine okuma yazmayı öğrenen ve bana okuma sevgisini aşılayan kişiden söz ediyorum.

    “Ben yazdığım kadar yaşarım. Bana tesir eden bir küçük olayla içimden geldiği gibi yazmaya başlarım. Heyecanım süresince yazarım. Edebi, ilmi, politik bir iddiam yoktur” demesine rağmen yoksul, yetim ve öksüz çocuklarla şımarık çocukları, yoksullarla zenginleri, iyilerle kötüleri konu olarak ele alırken, kalbimizin duvarlarına kadar işleyen yazıları hiç de öyle iddiasız durmuyordu.

    Ayak tabanları içe dönük olarak doğduğu için sakat olan Kemalettin Tuğcu, bu yüzden okula gidememiş, kendi çabasıyla öğrendiği okuma yazmayı hiçbir okula gitmeksizin yazarlığa giden yolun ana taşları olarak kullanmayı başarmıştır.

    Sakatlığı ile ilgili olarak “Ben daima herkesten kaçmışımdır, zaten bütün sakat insanlar diğer insanlardan kaçarlar” derken peşinden eklediği “Sakatlığım yüzünden okula gidemiyor ve arkadaşlarla oynayamıyordum. Ama oynayamadığım oyunları, arkadaşları hayalimde gerçekleştiriyordum. Bir hayal kurma tutkusu başlamıştı o zaman bende” sözleriyle kurguladığı romanların temellerini atıyordu. Sırf başkalarından etkilenmemek için sinemaya gitmeyip, kitap okumaması ise bir başka özelliğiydi.


    “Neden bu kadar acıklı şeyler yazıyorsunuz?”
    diye sorulan bir soruya;
    “Yağmurlu soğuk bir gün, Ankara Caddesi’nden aşağı iniyorum. Önümde elinde tuttuğu bir çocukla fakir bir ihtiyar yürüyor. Çocuğun ayağındaki ayakkabılar çarpılmış, altları delinmiş, yüzleri sürtülmekten ağarmıştı.

    Yağmur yıkadı çocuğun ayakkabılarını, yanındaki ihtiyara döndü: “Bak dedi, ayakkabılarım yeni gibi oldu. “Ben o anda ihtiyarın içindeki aczi ve ıstırabı anlamıştım. Bu etki bana “Zavallı Büyükbaba” romanını yazdırdı” şeklinde cevap vermiştir.

    Popüler edebiyat yapıtları olarak nitelenebilen romanları, zamanın şartları içerisinde ülkenin modernleşme deneyimleri de göz önüne alındığında, arabesk kültürün bir uzantısı olduğu şeklinde eleştirilere de maruz kalmıştır. Bunda yoksulluk, yetimlik, üveylik, dikey toplumsal hareketlilik ve iç göç gibi kurguları duygu sömürüsüne açık olacak şekilde işlemesinin de etkisi vardır.


    Edebiyat dışı bir sefalet yazıcısı olarak ortaya atılmasına çalışılmasına rağmen O, bunları ciddiye almadan bildiği yolda ilerlemiş, sürekli yenilediği karakterlerde okurlarının ilgisini çekebilmeyi başarmıştır.


    Daha çok çocuk kuşağı yazarı olarak tanımlanmaya çalışılsa da esas yazı kitlesinin genç-yetişkin kuşak olduğu göz ardı edilemez. Genç nesillere okumayı sevdirme özelliği kendisinin öne çıkan yüzüdür. Romanlarının içerdiği acı dozajının yüksekliğinden dolayı hastalıklı romanlar şeklinde patolojik tanımlamalar yapıldığı halde, buna rağmen neden bu kadar çok okunduğunun üzerinde ayrıca durulması gereği bir soru işaretidir.


    Tuğcu’nun romanları, sınıf atlama anlatılarını yukarı toplumsal hareketlilik açısından karakterlerini meslek edinerek saygınlık kazanmaları yoluyla bir yandan destekler, ancak diğer yanda zenginlik ve refahın gelip geçici olduğuna yaptığı göndermelerle kapitalist zenginlik ve refah anlatılarına gösterilen toplumsal direnci de öne çıkarır. Aslında romanlarını ön plana çıkaran temel olgu zenginliğin gelip geçici olduğudur. Üst sınıf karakterlerinin bazılarının fiziksel özürlerinin olması da, cemaat toplumunun “İlahi Adalet” kavramını çağrıştıran bir görünüm sergiler.


    Evet, hepimizi ağlattığı bir gerçek.

    Fakat bizleri ağlatırken, kendi yaşamında da sık sık ağladığı hepimiz tarafından bilinmeli. Ailesinin parasal durumu bozulduğunda kendilerine ait köşkün bahçesinde yetişen ebegümecilerle yapılan yemekleri yerken de ağlıyordu. Daha sonraları bunlardan bahsederek, “Mahrumiyet beni ağlatırdı. Benim kadar ağlayan genç pek azdır sanırım” derken, kitaplarını yazdığı bilinçaltı söylemleriyle konuşuyordu.

    İmparatorluk ve Cumhuriyeti yaşayan, üç padişah, dokuz Cumhurbaşkanı ve sayısız başbakan gören, savaşlara, işgallere, askeri darbelere tanık olan ömrü, acıları içselleştirmeyi kanıksamıştı.

    Beni, avaz avaz olmasa da gizli hıçkırıklar eşliğinde, göğsümün ortasında düğümlenen gözyaşlarıyla beraber ağlattı. Yuvadan Uzakta, Zavallı Büyükbaba, İçler Acısı, Küfeci Çocuk, Hırsızın Oğlu, Mirasyediler, Kör Kız, Yalnız Çocuk, Düşkün Çocuk, Üvey Baba ve daha adını sayamadığım onlarcasıyla yaşamın köşesinde, bucağında ve hatta içinde dolaştırdı.


    Kendimi başkalarının yerine koyarak empati yapabilmeyi, iyiliği ve paranın her şey olmadığını ilk olarak bana kitaplarıyla o öğretti.


    Ruhun şad olsun Kemalettin Tuğcu…

    Huzur içinde yat.










    Kemalettin Tuğcu Eserleri

    1.Adam ve Çocuk
    2.Adını Değiştiren Çocuk
    3.Aferin Yaşar
    4.Ah Bu Çocuklar
    5.Ahiretlik
    6.Ahretlik
    7.Altın Bilezik
    8.Altının Rüyası
    9.Ana Kucağı
    10.Anaların Anası
    11.Anasının Kızı
    12.Anasının Kuzusu
    13.Annelerin Çilesi
    14.Annemin Hikayesi
    15.Annesizler
    16.Arabacının Kızı
    17.Aradaki Demir Kapı
    18.Arkadaşım Teoman
    19.Arsadaki Demir Kapı
    20.Ateş Böcekleri
    21.Ayrılık Yılı
    22.Ayşecik
    23.Baba Evi
    24.Babam ve Ben
    25.Babamın Çilesi
    26.Babamın Günahı
    27.Babasının Oğlu
    28.Babasızlar
    29.Balıkçı Güzeli
    30.Balıkçının Kızı
    31.Bekçi Baba
    32.Benim Annem
    33.Benim Babam
    34.Bir Çocuğun Öyküsü
    35.Bir Dağ Masalı
    36.Bir Evlatlığın Hatıra Defteri
    37.Bir Garip Kızcağız
    38.Bir Köpeğin Anıları
    39.Bitişik Komşular
    40.Bizim Kuşak
    41.Bizim Mahallenin Çocukları
    42.Boş Beşik
    43.Bu Çocuk Kimin
    44.Bu Toprağın Çocukları
    45.Büyük Göç
    46.Büyüklerin Günahı
    47.Cambazın Kızı
    48.Can Yoldaşları
    49.Ceylan Kuzu
    50.Çalınmış Çocuklar
    51.Çiçekçi Amca
    52.Çiçekçi Kız
    53.Çiftlikteki Sürgünler
    54.Çıkmaz Sokak
    55.Çocuk Hırsızları
    56.Çocuk İhtiyar
    57.Çocuk Pazarı
    58.Çocukların Adası
    59.Çocukluk Arkadaşım
    60.Çocuksuzlar
    61.Dağdaki Yabancı
    62.Deniz Çocuğu
    63.Deniz Kızı
    64.Devlet Kuşu
    65.Dilenci Baba
    66.Dişi Kuş
    67.Doğduğum Ev
    68.Doktor Anne
    69.Düşkün Çocuk
    70.Ekmek Parası
    71.El Kapısı
    72.Eski Bir Masal
    73.Eskici Baba
    74.Eskicinin Köpeği
    75.Evlatlık
    76.Garip
    77.Garip Emine
    78.Garip Kuşun Yuvası
    79.Göçmen Kızı
    80.Görmeyen Yavru
    81.Gurbet Acıları
    82.Gurbetteki Çocuk
    83.Gülçin Abla
    84.Güllü Bahçe
    85.Güzel Bir Gün
    86.Güzin Hala
    87.Hacı Baba
    88.Hayat Arkadaşı
    89.Herkesten Uzak
    90.Hırdavatçı Dede
    91.Hırsızın Oğlu
    92.Hissiz Adam
    93.Huysuz adam
    94.İçki Sanatı
    95.İçler Acısı
    96.İhtiyar Öğretmen
    97.İhtiyarlar
    98.İki Kardeş
    99.İncili Terlik
    100.İstanbul Sokakları
    101.Kaçık
    102.Kaçık Garip Bir Adam
    103.Kara Annem
    104.Karakaçan
    105.Karanlıkta Bir Çocuk


    106.Kardeşim Tomris
    107.Kartalın Yuvası
    108.Kayıkçı Güzeli
    109.Kayıp Aranıyor
    110.Kimsesiz
    111.Kimsesiz Adam
    112.Kimsesiz Çocuklar
    113.Kimsesizler
    114.Kırk Ev Kedisi
    115.Kız Arkadaşım
    116.Kız Evlat
    117.Kolsuz Bebek
    118.Korkunç Yıllar
    119.Koruköy�ün Yetimi
    120.Köy Doktoru
    121.Köyde Unutulanlar
    122.Köydeki Arkadaşım
    123.Köydeki Evimiz
    124.Köydeki Kısmet
    125.Köydeki Kız
    126.Köyden Gelen Kız
    127.Köyden İndim Şehire
    128.Köye Gelen Yabancı
    129.Köylü Çocuk
    130.Köyünü Unutan Adam
    131.Küçük Adamlar
    132.Küçük Balıkçı
    133.Küçük Besleme
    134.Küçük Bey
    135.Küçük Boyacı
    136.Küçük Çalgıcı
    137.Küçük Çırak
    138.Küçük Erkek
    139.Küçük Gazeteci
    140.Küçük Göçmen
    141.Küçük Hanım
    142.Küçük İşportacı
    143.Küçük Kambur
    144.Küçük Kaptan
    145.Küçük Sanatçı
    146.Küçük Serseri
    147.Küçük Sevgili
    148.Küçük Sürgün
    149.Küçük Şoför
    150.Küskün Çocuklar
    151.Mahallenin Sevgilisi
    152.Mavi Gözlü Bebek
    153.Maymunlar Adası
    154.Mehmetçik
    155.Mercan Kolye
    156.Mine�nin Arkadaşları
    157.Mirasyediler
    158.Ninelerin Ninesi
    159.Ormandaki İhtiyar
    160.Oyuncakçı Dede
    161.Öksüz Dilimi
    162.Öksüz Murat
    163.Öksüz Oğlan
    164.Pasifikte Bir Türk Genci
    165.Piyangocu Kız
    166.Saadet Borcu
    167.Sakat Çocuk
    168.Satılan Çocuk
    169.Serseri Çocuklar
    170.Siyah Atlı Şövalye
    171.Siyahlı Kadın
    172.Sokak Köpeği
    173.Sokaktan Gelen Çocuk
    174.Son Çocuk
    175.Soylu Çocuk
    176.Sürgün
    177.Süt Annem
    178.Süt Kardeşler
    179.Şehir Çocuğu
    180.Şeytan Çocuk
    181.Şımarıklar
    182.Şoförün Kızı
    183.Talihsiz Çocuk
    184.Tanrı Misafiri
    185.Taş Yürek
    186.Tekinsiz Ada
    187.Toprak Adamlar
    188.Toprak Ana
    189.Uçurum
    190.Uğurlu Çocuk
    191.Unutulan Çocuk
    192.Unutulan Kadın
    193.Üç Arkadaş
    194.Üç Arkadaş ve İçler Acısı
    195.Üvey Anne
    196.Üvey Baba
    197.Viran Bağ
    198.Yalnız Çocuk
    199.Yapraklar Dökülürken
    200.Yavrucuk
    201.Yeraltında Bir Şehir
    202.Yetim Ali
    203.Yetim Malı
    204.Yetimler Güzeli
    205.Yılanlı Bağ
    206.Yolunu Şaşıran Adam
    207.Yurt Özlemi
    208.Yuvadan Uzak
    209.Yuvaya Dönüş
    210.Zavallı Büyük baba
    211.Zavallı Çocuk



    sanum /kanka

  2. #2
    Super Moderator _kanka** - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Dec 2010
    Mesajlar
    3.210
    Tecrübe Puanı
    5


    Tanımlı Ce: Kemalettin TUGCU hakkında /kimdir /eserleri birkaç özet







    Kitabın Adı:KUKLACI

    Kitabın Yazarı: Kemalettin TUĞCU

    Kitabın Yayınevi: Pegasus Yayınları

    Kitabın Basım Yılı: 2006

    Sayfa Sayısı:80

    Kitabın Konusu: Kuklacı kitabının ana olayı; eskiden bürokrat olan Recai Bey’in ailesinin, torunu hariç, kendisinden devamlı faydalandık­ları halde; onu hiçe saymaya çalışan eşi, damadı, oğlu ve gelini ile olan çekişmeleri neticesinde, onlardan uzak kalarak kafasını din­lemek için, sakın bir liman vazifesi gören kuklacılık ile ilgilenmesi anlatılır.

    Kitabın Özeti:

    Vali Yardımcılığından emekli Recai Bey, kendisine ait a-partmanın bir dairesinde, hanımı Sahire, damadı banka müdürü Hayri Bey, kızı Calibe, Recai Bey’in çok sevdiği ve en çok konuş­tuğu torunu Yıldız, avukat oğlu Bedri, kayınvalidesi ve görümcesi tarafından hor görülen evin gelini Perihan ve hizmetçi Fatma ile birlikte oturmaktadır. Tüm mal varlığı kendisine ait olmasına rağmen, evde bir sığıntı muamelesi görmektedir. Ancak bir gün, eşi Sahire Hanım’ın, Recai Bey’in eşyalarını kömürlüğe indirtip, odasını misafir odası yapması, bardağı taşıran son damla olmuş, Recai Bey, hepsine özellikle de eşine tavır koyarak, yönetimi ele almıştır.

    En çok da eşine kızmaktadır. Çünkü, evlenirken kendisine yalan söylemiş, evlendikten sonra, kuçumsediği ailesi ile bağını kesmiş, kocasının sırtından havalara girmiş olan Sahire Hanım’ın yaptıkları affedilir gibi değildir.

    Recai Bey’in bu çıkışı, ailenin diğer fertlerinin biraz kendile­rine çekidüzen vermelerini sağlamıştır…

    Recai Bey, her gün sabah erkenden çıkıp, geç vakitlerde gel­mektedir. Torunu Yıldız merak edip sorunca, dedesinin bir dük­kân tuttuğunu ve kuklacılık yapacağını öğrenir. Dedesi ona kukla oyununun bütün karakterlerini ve Özelliklerini anlatır.

    Dedesinin sırdaşı ve arkadaşı olan Yıldız da okuldan çıktı­ğında, dedesinin dükkânına uğramakta ve ona yardım etmekte­dir.

    Aile içinde, bu gelişmeler sürekli konuşulmakta, Recai Bey’in aklını yitirdiğine hükmedılmektedir. Fırsat çıkmıştır. Şayet Recai Bey’i akıl hastanesine yatırabilirlerse, bütün ipleri ellerine geçire­bileceklerdi, özellikle Sahire Hanım bunu çok istiyordu.

    Oğlu Bedri, babasına sorunca, bir kuklacı dükkânı açtığını anlatır. Ailenin kimi fertleri güler, kimi ise itiraz eder; ancak işe yaramaz. Recai Bey biraz daha ipleri sıkar.

    Artık, torunu Yıldız herkesin parasını dağıtmaktadır. Sahire Hanım bu işe çok bozulmaktadır.

    Bu arada, gelini ve torunu hariç herkes Recai Bey’e “kuklacı” demektedir. Recai Bey ise, tüm bunlara gülüp geçmektedir.

    Dükkâna, ilk olarak oğlu Bedri geldi, biraz dertleştiler. Bedri babasının yaptığı kuklalara hayran kaldı. Recai Bey, kayınvalidesi ve kayınbabasına her ay uğrayıp, yardım ettiğini anlatınca, Bedri babasını daha çok taktir etti. p

    Bu arada, Recai Bey zaman zaman halsiz düştüğü için, dük­kânını açamıyordu. Damadı, kızı ve hanımı bir an önce ölsün diye bekliyorlardı. Damadı Hayri, ayağını kırmış, hanımı ile arası bo­zulmuş, Recai Bey’den bir şeyler kopartmanın peşine düşmüştü. Gelişmeler damat Hayri Bey’in aleyhine oldu eşinden de ayrılmak zorunda kalarak, uzak bir yere tayin edildi.

    Recai Bey ise halinden memnundu. Özenle, nadide ürünler yapıyor, yavaş yavaş büyük küçük herkesin ilgisini ve takdirini kazanıyordu. Yoksul çocuklara topacı bedava veriyor, beğeni sahibi insanlara ise ürünlerini hediye ediyordu.

    Yıldız da dedesine yardım ediyor, birlikte keyifle çalışıyor­lardı.

    Bu arada da, Calibe Hanım, Cevat Bey diye kibar bir adamla evlenmiş, onlar da, annesi Huriye Hanım’la birlikte, yan daireye yerleşmişlerdi.

    Yıldi2 ise ortaokulu başarı ile bitirmişti. Onun mezuniyet tö­reni vardı. Dede İle torun harıl harıl hazırlık yapıyorlardı. Çünkü mezuniyet töreni programında, Recai Bey’in yapmış olduğu eser­ler de sergilenecekti.

    Beklenen gün geldi. Kültür Bakanlığı temsilcisi, ilin önde ge­lenleri, müdürler, öğretmenler, öğrenciler, gazeteciler hepsi vardı. Sergiyi gezmeye başladıkları vakit, hemen hepsinin hayranlıktan dilleri tutuldu, mest oldular. Türk Orta Oyunu’nun bütün tipleri, tarihi kişilikleri, halk kahramanları, daha neler neler. Hepsi sıraya girip, Recai Bey’e tebriklerini bildirdiler. Ertesi gün bütün gazete­ler bu sergiden bahsediyordu.

    Recai Bey, “Yaptığım her işte ve görevde daima faydalı ve iyi şey­ler yaptım, bir türlü tanınamadım. Sanatçı kimliğimle birdenbire herkes tarafından tanınan bir insan oldum” diyerek hep seviniyor, hem hayıflanıyordu.

    “Artık dükkânı kapatacağım. Çünkü antikacılar ve koleksiyoncular beni rahat bırakmazlar.”

    Bazı eşyaları ve aletleri evine getirdi, diğerlerini dağıttı. Anahtarlan götürüp mal sahibine teslim etti.

    Çocuklar, meraklılar, antika sevenler, koleksiyoncular her zaman uğradıkları dükkâna gelince, “kiralık dükkân” yazısını gö­rüp üzüldüler.



  3. #3
    Super Moderator _kanka** - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Dec 2010
    Mesajlar
    3.210
    Tecrübe Puanı
    5


    Tanımlı Ce: Kemalettin TUGCU hakkında /kimdir /eserleri birkaç özet









    YER ALTINDA BİR ŞEHİR (KEMALETTİN TUĞCU)

    KONUSU: Lozan Barış Antlaşmasından sonra, Türkiye sı­nırları dışında kalan Türklerin uğradıkları eziyetler neticesinde, kaçarak ana vatana sığınmak isterlerken, yolları üzerinde rastla­dıkları bir yer altı şehri ve oranın insanları anlatılmaktadır.

    ÖZETİ:

    Kaçan üç kişi, Osman Baba, Sadık ve Celal. Peşlerinde asker­ler. Yüksek dağlara tırmanarak kurtulurlar. Bir krater gölünün yanında soluklanırlarken, bir kartalın pençesinde bir şeyle hava­landığını görürler. Kartala taş atıp pençesindeki nesneyi düşürt­tüklerinde bunun bîr insan kolu olduğunu anlayınca üzülüp, dehşete kapılırlar. Belki de bu kol, Osman Baba’mn yaklaşık bir
    ay önce…..zulmünden kaçırttığı …torununa ait olabilir. Merakla
    uçurumun dibine İnerler. Bir krater gölünün kenarında, ne zaman oraya geldikleri ve ne zaman öldükleri belli olmayan beş altı kişi­nin cesedini bulurlar. Cesetler çok pis kokmaktadır. Hava karar­mıştır. Mecburen, orada geceleyeceklerdir. Bir taraftan da o insan­ların, oraya nasıl geldiklerini düşünmektedirler.
    Gece yarısı, sabaha karşı bir sesle uyanırlar. Usulca, sesin geldiği kraterin ağzından baktıklarında, aşağıda bir ışık, ışığın önünde tabut taşıyan insanlar görürler. Anlarlar ki, bulundukları yerin altında bir şehir ve İnsanlar vardır.
    Zaten Osman Baba da, geçmişte bu dağın eteklerinde, “Isıkent” diye, ahalisi Müslüman olan bir şehir bulunduğunu, düşman eline geçince, nüfusun azalarak yok olduğunu anlattı. Görünen o ki, bir kısım şehir halkı, yerin üstünden, yerin altına yerleşmiş bulunuyordu. Ve bu şehre girmeye karar verirler.
    Kayalardan, dar yerlerden, incecik bir bacadan yaklaşık bin beş yüz metre kadar inerler ve kayadan kapısı olan bir mağaraya girip, orada mahsur kalırlar.
    Sağa bak ışık yok, sola bak ışık yok, Çaresiz bir o yana bir bu yana yürürler. Nihayetinde, bir su sesi duyarlar ve sese doğru ilerlerler. Suyun kenarında yorgunluktan ve çaresizlikten oturur­larken, gelen bir kayık görürler. Kayıkta iki kişi vardır. Kayık, bunlara doğru yaklaşır. Genç olanın elinde silah vardır. Silahı doğrultur ve kayığa binmelerini söyler. İte kaka biner, ite kaka indirilerek, bir odaya sokulurlar. Bu oda değil, aslında asansör­dür. Ve onları asansöre bindirenlerden birisi, bir kolu çevirince, asansör aşağıya inmeye başlar. İnerler, önlerinde birer nöbetçi bulunan demir kapıların olduğu, nemli koridorlardan geçerek, salon gibi bir yere varırlar. Bir müddet sonra ak sakallı bir ihtiyar gelir ve “Selâmünaleyküm” der. “Aleykümselam” diyerek cevap verirler.
    “Hangi millettensiniz?”
    “Türk’üz.”
    “Nereden gelip, nereye gidersiniz ? ”
    “Düşmanlar ülkemizi İşgal ettiler. Vatan toprağıdır diye direndikçe
    direndik. Kaçmaktan başka çaremiz kalmayınca, çölü geçerek …..’ye
    varmak istedik, neticede buralara kadar geldik.”
    Bunları alıp hamama götürürler. Sonra, çok güzel yemekler yedirirler. Sonra da bir yere kapatırlar ve “Bu karantinada on beş gün bekleyeceksiniz. Sonra size ev ve iş verilecek.” Homurdan­malarına rağmen, çaresiz katlanırlar.
    Bu süre sonunda, onları çıkartarak bir camiye getirirler. Gün­lerden cumadır ve insanlar namaz kılmaktadır. Sonra, ismi Demir olan mühendisin ve onun babasının yanına götürürler. Babası dişleri dökülmüş bir ihtiyardır. Anlatmaya başlar:
    “Uzun yıllar önce, bu dağın eteklerinde çok şirin bir kasabamız vardı. Yol üzerinde olduğu için, genellikle gelip geçen kervanların ko­naklama ihtiyaçlarını karşılayarak, alışverişler yaparak çok güzel ve mutlu geçinirdik. Sonra buraları da düşmanın işgal edeceğini öğrenince, zorunlu olarak, arkamızdaki yanardağ ağzından, bin bir güçlüklerle, kasaba halkını buraya getirdik. Ancak buraya gelmemekte inat edenler oldu. Düşman onların hepsini öldürdü. Hayvanlarımızı da kurtarama­dık. Düşman her yerde bizi arıyordu. Biz de zaman zaman gecelen düş­mana baskınlar veriyorduk. Bu arada, en son elli düşman askerini öldür­dük ve kendi elimizle kasabamızı yaktık. Düşman kudurmuştu. Bulun­duğumuz yere bombalar attılar, her yeri yakıp yıktılar, kaçtık, aralara saklandık. Sonunda hepimizi öldürdüklerini zannederek peşimizi bıraktı­lar. Biz de, zaman içinde, buraları yaşanabilir bir hale getirmeye çalıştık. Mağaraları hep dolaştık. Demirci ve taş ustalarımızın yardımıyla, bu şehri inşa ettik. Artık hayatımız burada devam ediyor. Mağaraların ağzına yaptığımız mazgal deliklerinden gerekirse girip çıkıyoruz. Oğlum Kaya, bu şehrin doktorudur.”
    “Nasıl doktor oldu?”
    “Türkiye’de okudu. Şimdi, elektrik işini de hallediyoruz. Yakında bütün şehir ışıl ışıl olacak.”
    “Bunu nasıl yapacaksınız?”
    “Oğlum Demir, petrol buldu. Bu petrol ile enerji üretimine başla­dık.”
    Gördüklerine ve duyduklarına inanamıyorlardı. Yer altında, her şeyi olan, insanları birbirine saygılı, çalışkan bir dünya yarat­mışlardı. Kendileri de bu dünyada yerlerini alıp çalışmaya başla­dılar.
    Birkaç gün sonra, bir deli olduğunu duyan Osman Baba, de­liyi görmek ister. Onu delinin kaldığı hücreye götürürler. Osman Baba, bekçiyi zorla dışarı çıkarır ve deliye bakınca kendi öz oğlu Ali olduğunu görür. Sevincinden şaşırırsa da, oğluna “uslu olma­sını, babası olduğunu belli etmemesini” öğütler ve tekrar geleceğini söyleyerek dışarı çıkar. Deli iyileşmiştir.
    Şimdi sıra torunu Nazlı’yı bulmaya gelmiştir. Nasıl bulacak­tır?
    Nazlı ise, yaşlı Hanife Teyze’nin yanında kalmaktadır. Her gün ağlamakta, Allah’ına, kurtuluş için yalvarmaktadır. Onun bu ağlamaları Hanife Teyze’yi çok üzmektedir. Bu yüzden, yeni ge­len ihtiyarın, Hanife ile de konuşmasını ister. Doktor Selim buna razı olur. Ve Osman Baba’nm, Nazlı ile buluşmasının yolu açılmış olur.
    Tam bu sırada, düşman yeraltı şehrinin dışarıdaki kervanla­rına saldırmıştır. Durum çok ciddidir. Düşman çok büyük kapılar verdirmiştir. Ya düşmanı yenecekler, ya da bütün yer altı şehri yerle bir edilecektir. Her tarafta bir korku ve panik havası vardır. Osman Baba, duruma el koyar. Topladığı gönüllülerle birlikte, düşman elbiseleri giyerek, dışarı çıkarlar. Günlerce baskınlar yapar ve nihayetinde düşmanı etkisiz hale getirirler. Osman Ba-ba’nın yeraltındaki etkinliği kat be kat artmıştır. Sıra Nazlı ile buluşmaya gelmiştir. Buluşur, ağlaşırlar. Kızana, bir şey söyle­memesini öğütler.
    Sonra, yeraltı şehri yöneticilerine Nazlı ile Ali’nin torunları olduğunu, birlikte oturmak istediğini söyler, kabul ederler. Böyle­ce hep bir araya gelirler. Birbirlerini, eskiden beri çok seven Nazlı ile Sadık karşılaşırlar. Sadık bîr ayağı olmadığı için Nazlı ile artık konuşmak istemez. Nazlı ise, “Bir ayağın gitti, yüreğin de mi gitti, yerinde duruyorsa mesele yoV diye teselli verir. Buna rağmen Sadık, sevgilisini unutmaya kararlıdır.
    Osman Baha’nın aklı fikri, bir an Önce Türkiye’ye gitmektir. Bu nedenle hep düşünür, planlar yapar. Fakat bu arada, yer altı şehrini sel basar. Sel felâketi yine Osman Baba’nın uzak görüşlü­lüğü ve direktifleri ile önlenir. Bütün yer altı şehri halkı Osman Baba’yı çok sevmektedir. Osman Baba ise artık hazırlıkları ta-mamlatmıştır. Kışın en yoğun olduğu bir günde, gece sabaha karşı yeraltı şehrinden çıkarlar, kar altında, yollarında ilerlemeye çalışırlar. Etrafta vahşi hayvanlar vardır. Kurtlar, çakallar ve ayı­larla boğuşa boğuşa, güç bela kendilerini karanlık bir mağaraya atarlar. Birkaç saat sonra tekrar yürüyüşleri başlar. Yedinci gün sonunda bir ovaya varırlar. Fakat burada da düşman askerleri ile karşılaşırlar. Tekrar dağlara tırmanırlar. Yine kar, yine tipi, yine soğuk. Donmamak için sürekli hareket halinde olmaları gerek­mektedir. Yürürler, yürürler… Sonunda, kimsenin olmadığı bir taş kulübeye gelirler. Günlerden beri ilk defa burada dinlenirler. Sonra tekrar yola koyulurlar.
    Nihayet, bir Müslüman Türk köyüne varırlar. Burada kapı­sını çaldıkları ev sahibi ilk başta onlara güvenmez. Türk ve Müslüman olduklarını anlayınca, yardımcı olur. Karınlarını doyur­duktan ve istirahat ettikten sonra yine yollara düşerler. Fakat, düşman fark etmiştir. Peşlerine düşer. Kurşun yağmurları altında, güç bela ilerlerler. Allah’tan yağmaya başlayan kar imdatlarına yetişmiştir. Bu arada Celal’de yaralanmıştır. Buna rağmen, yürür­ler, yürürler. Ta ki bir sabah, Türk sınır karakolunun yanma ka­dar.
    Hepsi ağlayarak toprağı Öpmektedirler. Artık Ölseler de mü­him değildir. Türkiye’ye kavuşmuşlardır
    BÖCÜ DAYI beğendi.

  4. #4
    Super Moderator _kanka** - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Dec 2010
    Mesajlar
    3.210
    Tecrübe Puanı
    5


    Tanımlı Ce: Kemalettin TUGCU hakkında /kimdir /eserleri birkaç özet









    BİR ÇOCUĞUN ÖYKÜSÜ


    Bir köylü çocuk vardır.Bu çocuğun anasının adı Huriye, babasının adı ise Şahin’dir. Annesi Harmanlı köyünden babası ise Meşelik köyündendir.
    Annesi, Şahinle evlendikten sonra Meşelik köyüne yerleşmiş ve orada kaynanası ve görümcesi tarafından ırgat gibi çalıştırılmaktadır.
    Halbuki babasının evinde ev işi nedir bilmeyen bu kadının Harmanlı köyünde bir de ablası vardır. Ablası Zeynep, Osman adında bir rençberle evlidir. Zeynep ile Osman’ın hiç çocukları olmadığından onlar çocukları çok severler.
    Bu çocuğun annesinin kaynanasının adı da Zehra’dır. Zehra’nın bir de Gülsüm adında kızı vardır. Zehra’nın kendine hayrı olmadığı gibi kocası Yusuf Ağaya da hiç hayrı yoktur.
    Huriye’nin kocası Şahin’e gelince: o da bol bol içki içer, kumar oynar kendisi gibi aylak insanlarla dolaşır, eve uğrarsa da gecenin geç saatlerinde uğrar, karısını çağırır ve:
    - Hürü, şu kısrağa bir bakıver, diye Huriye’yi o kadar işten sonra bir daha zahmete sokar.
    İşte böylesine zibidi bir insan olan Şahin bir işlede uğraşmaz. Ancak Yusuf ağadan para kopararak kumar oynar, pis işlerle uğraşır. Üstelik bu adam Yusuf ağanın atına da el koymuştur.
    Bir gün bu Şahin Huriye’nin bir beşibirliğini alır ve gurbete gider. Zavallı kadının iki beşibirliği vardır. Bunları da zor günlerde kullansın diye saklar. Birisini zor kurtarmıştır bu hain Şahin’den.
    Yusuf ağa birkaç gün sonra eve bir mektupla gelir. Evde kimse okuma bilmediğinden mektubu Huriye’ye verirler. Huriye mektubu açar yüksek sesle okumaya başlar:
    - İstanbul’a vardım. Burada işler kesat. Huriye’nin beşibirliğini bana çabucak yollayın
    .

  5. #5
    Admin Almira - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    13.955
    Tecrübe Puanı
    17


    Tanımlı Ce: Kemalettin TUGCU hakkında /kimdir /eserleri birkaç özet





    Cok güzel bilgiler Emeğine sağlık kankam

Bilgisayar ve İnternet Suchmaschinenoptimierung mit Ranking-Hits
Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.0