Ernest hamingway
ERNEST HAMİNGWAY
"Hayatı kaybetmenin kıyısına yaklaşanlar, onu daha iyi tanırlar”
- Nietzsche-
Kozmik bir planın küçük bir parçası olan insan, içinde var olan güçlü yaşam güdüsünün yanında, ölümün taşeronluğunu üstlenerek, yaşam-Ölüm döngüsü içinde sıkışıp kaldığı ömrünü doyurulması gereken güdülerinin itkisiyle sürdürmek zorundadır.
Doğal kabul ettiği bir yaşamın içinde var olmanın sonunda öleceğini bildiği halde insan, bu durumu gelecek nesillerine devrederek varlığını sürdürür. Bu yüzden; insanoğlunun savaşmak zorunda olduğunu kabullenirsek eğer, ölüm güdüsünü, öldürme eylemine dönüştürdüğü alanın doğa olması durumunda haklılık kazanacaktır savaşı.
Oysa insanoğlu tarihler boyu birbiri ile savaşmakta:
“ Tarihin her bir yaprağı, öldürme güdüsünün başarılı sonuçlarını hayvanların kanıyla değil, maalesef – kendi kanıyla sergilemekten gurur duyar. İnsan kanıyla biten bir sayfa öbür sayfanın bir kopyasıdır. Her sayfaya sinmiş kan kokuları saldırganın öldürme dürtüsünü özdeksel zeminden tinsel zemine taşır durur. Onun için; ‘Tarihin bir sayfasını okuyan, hepsini okumuş olur…Evren birbirini yiyenlerin yeridir’ der Schopenhauer”.
Savaş; insanın kendi devingenliğini sürdürmek amacıyla karşısındakinin yaşam haklarını yoksamak ve bu haklara ket vurmaktan öteye bir amaç taşımaz.
Dehşet sona erdiğinde, sağ kalan tarafın kısaca –oh! Dediği anın dışında elde ettiği hiçbir kazancı yoktur insanın insanla olan savaşında.
Birileri bunun farkındadır ve anlatırlar nesiller boyu. Savaşın anlamsızlığını yazarlar. Savaşma olgusunun hangi alanlarda haklı ya da haksız olduğunu işaret ederler.
Bir İsveç atasözü “Akıllı insan başkalarının deneyimlerinden yararlanmasını bilen insandır” der. Var olan canlılar içinde aklı ve zekâsıyla övünen insan’ın savaşın korkunç bir oluşum olduğunu, sonucunun her iki tarafa yıkım ve acıdan başka bir şey bırakmadığını Anlamamazlıktan gelmeyi bir yana bırakıp. Bizzat yaşayıp, gözlemleyip, acıları duyumsayıp sonucuna varmış olanların anlattıklarına kulak kabartması gerekir. Onlar, savaşın ne kadar anlamsız, ne kadar gereksiz, dehşet verici birşey olduğunu vurgulamak için yazdılar.
Bu yazarlardan birisi de; Amerikalı yazar Ernest Miller Hamingway’dir…
AYNIDIR BÜTÜN ORDULAR
Aynıdır bütün ordular
Namlıdır şöhretleri
Aynı eski gürültüyü çıkarır topçular
Yiğitlik delikanlılara özgüdür
Tümü yorgun gözlerle bakar eski askerlerin
Aynı eski yalanları dinler eski askerler
Her zaman sineklere yem olur ölü gövdeleri
Ernest Hamingway
Paris 1922
21.Temmuz 1899 Yılında doğduğu İllinois, Oakpark’ta altı çocuklu bir ailenin iki erkek çocuğundan biri olan Hamingway, yazım hayatına henüz lise çağlarında başladı, lise biter bitmez Kansas City Star gazetesinde muhabir olarak çalışmaya başlayan Hamingway’in. humanist duygularının temelinde, opera şarkıcısı olan annesinden aldığı müzik eğitimi ve insan yaşamının sürdürülmesi için kendisini mesleğine adamış doktor bir babanın etkileri yadsınamaz. İlk gençliğinin verdiği heyecanla, henüz on beş yaşındayken evden kaçıp kızılderililerle kısa bir süre yaşaması onun serüvenci ruhunun önlenemez varlığını gösterir. Liseyi bitirdiği yıllarda Avrupa’da süregelen ve tüm Dünya’yı neredeyse etkisi altına alan 1.Dünya Savaşına katılmak istediğinde; Yıl: 1917’di. Ancak gözündeki bir rahatsızlığından ötürü askere alınmadı. Bir yıl sonra Amerika’nın da nihayet dâhil olduğu bu savaşa gönüllü Kızılhaç görevlisi olarak katıldı. Ambulans şoförü olan Hamingway’in bu savaş sonunda yaşama bakış açısı değişecek ve bu görüşünü, insanın tek savaşının doğa’ya ve güçsüzlüğüne karşı olması gerektiğini vurguladığı eserlerine yansıtacaktır.
Savaş’ın anlamsızlığını bizzat yaşayarak görmüştür. Aşk ve özgürlük; savaşın önünde olması gereken bir değerdir artık onun için.
Bir Avusturya bombasının yakınında patlaması sonucu ağır yaralanması, buna rağmen diğer yaralı İtalyan askerlerine yardımcı olması, bu nedenle İtalyan hükümetinden onur madalyası ile ödüllendirilmesi değildir bu bakış açısını değiştiren. Hastanede tedavi edildiği sırada tanıştığı Hemşire Agnes von Kurawsky ile yaşadığı duygusal ilişki sonucu duyguları değişmiş, bu değişim yıllar sonra “Silahlara Veda” isimli başyapıtlarından birinin doğmasına neden olmuştur.
Amerikalı gazeteci, araştırmacı yazar Lillian Ross onbir yıl süren dostluklarından yola çıkarak, Hamingway’le olan bir buluşmasını anlatmış “Hamingway Diye Bir Dev” başlıklı yazısında. Onu şu sözlerle tarif ediyor:
“Çağdaş Amerikan roman ve kısa hikâye türünün en güçlü yazarı sayılan Ernest Hamingway, New York’a çok seyrek gelirdi.
Yıllar yılı vaktinin çoğunu, eşi, dokuz kişilik hizmetçi kadrosu, elli iki kedi, on altı köpek, iki yüz kadar güvercin ve üç inekle birlikte, Havana’nın dokuz mil ötesindeki Finca Vigia çiftliğinde geçirirdi. New York’a, başka bir yere gitmekte iken ve zorunlu kalınca, uğrardı.
1949’un sonlarına doğru, Avrupa yolculuğuna çıkarken de birkaç günlüğüne New York’ta kaldı. Kendisine mektup yazmış, geldiğinde görüşmek istediğimi bildirmiştim. Daktiloyla yazdığı cevabında bunun çok iyi olacağını, hava alanında uçağını karşılamamı söylemişti.”
Ernest Miller Hamingway o yıllarda ünü dünyaya yayılmış, Nobel ödüllü bir yazardır.
“ Havana’ dan havalandığı gün, Hamingway, vaktin ağırlığını pek hissetmedi. İdlewill’ e öğleden sonra geç saatlerde varacağından, karşılamaya gittim onu. Ben varıncaya kadar uçağı inmişti bile. Onu kapıda buldum, bagajları almaya giden eşini bekliyordu. Bir kolu şişkin, param parça olmuş, turistik etiketlerle kaplı bir çantaya, öbür kolunu da yorgun görünüşlü, alnı iri ter taneleri ile kaplı ufak tefek bir adamın beline sarmıştı. Hamingway, kırmızı bir yün gömlek, desenli yün kravat, koyu renkli bir yün jile, sırtı dar, kolları kol boyundan çok daha kısa kahverengi bir tweed ceket, gri flanel bir pantolon, argyle çorapları ve spor ayakkabılar giymişti. Enikonu bir ayıya benziyordu. Ensesindeki uzun karma karışık saçları, sakalı da beyazdı. Sol gözünün üstünde fındık iriliğinde bir şişlik vardı. Çelik karkaslı gözlükler takmıştı, burun kısmının altına bir parçacık kâğıt yapışıktı. Manhattan’a varmaya pek acelesi yoktu sanki.
Çantasını iyice kolunun altına sıkıştırdı, içinde henüz tamamlamadığı yeni kitabının “Across The River And Into The Trees – Irmağın Ötesinde” nin el yazmasının bulunduğunu söyledi.
“Silahlara Veda’ dan daha iyi” dedi Hamingway”.
Lillian Ross tanıdığı Hamingway’i anlatırken bir başka yazısında da ondan ‘‘Hiç kimseye benzememe yürekliliğine sahipti o. Kendini, yazılarında olduğu gibi süslerden ve kamuflajdan tamamen arındırmış biriydi’’ diye bahseder.
“ ‘Biliyor musun?’ dedi keyifsizce, ‘Bir kitabı bitirdikten sonra ölüyorsun. Kimse öldüğünü fark etmiyor. Fark ettikleri tek şey, yazmanın korkunç sorumluluğunu izleyen sorumsuzluktur.’ Yorgun fakat formda olduğunu söyledi; zayıflamış, tansiyonu da düşmüştü. Kitabının düzeltilme konusunda daha bir hayli işi vardı, çalışmasından memnun kalıncaya kadar sürdürmeye kararlıydı. ‘Romancılar futbolculara benzemez, yarı yoldan dönmek yok, ölüm pahasına bile sonuna kadar dayanmak gerek’ dedi”
Yaşamın üstesinden gelmenin sonuna kadar dayanmak demek olduğunu vurgulayan sözleri onun romanlarında verdiği temel mesajlardandır.
Birinci Dünya Savaşı’ nın sonunda ülkesine dönen Hamingway bir yıl işsiz kaldıktan sonra, 1921 yılında eşi Hadley Richardson tanıştı ve evlenerek Chikago’ya yerleşti aynı yıl Toronto’da Daily Star gazetesinde yazmaya başladı ve kurtuluş savaşını izlemek üzere savaş muhabiri olarak Türkiye’ye gönderildi. Yunanlıların Batı Trakya’yı terk edişlerini gözlemledi. Amerikalı yazar Gertrude Stein ile arkadaşlığı onun edebiyata yönelmesinde etkili olmuştur. Kısa öykülerden oluşan “In Our Tıme- Vaktimizde” isimli bir kitap hazırladı. Yazarlığa başladıktan sonra ailesi ile birlikte Paris’e yerleşme kararı alarak Fransa’ya göç ettiler. Burada birçok yazarla tanışarak kendisine çevre ve isim yapmaya başladı. Eşinin hamileliği nedeni ile bir yıllığına çalışmalarına ara verip ülkesine dönen Hamingway doğumdan sonra tekrar Paris’e döndü.
1923 yılında ilk eşinden boşanan Hamingway, gazeteci Pauline Pfeiffer ile ikinci evliliğini yaptı ancak iki çocuk sahibi olduktan kısa bir süre sonra boşandılar.
1925- 1929 yılları onun en verimli olduğu yıllardı. 1924’de basıma giren İlk romanı “Güneş de Doğar” ve 1929’da basılan “Silahlara Veda” ile dünya çapında üne kavuştu.
Lillian Ross Hamingway’i anlattığı yazısında onun Paris’e olan bağlılığını şu sözleriyle aktarır:
“ Barda bir süre kaldıktan sonra Hamingway’lar onlarla birlikte otellerine gitmemi istediler. Hamingway bagajları bir taksiye yüklettirdi. Üçümüz bir başka taksiye bindik. Hava kararmaya başlamıştı. Caddelerden geçerken Hamingway yolu dikkatle izliyordu. Birinci Dünya savaşından edindiği alışkanlıktı. Avrupa’da neler yapacağını sordum, bir hafta kadar Pariste kaldıktan sonra arabayla Venedik’e geçeceklermiş. ‘Paris’e gitmeye bayılırım’ dedi Hamingway, gözlerini yoldan ayırmadı. ‘benim şehrim değil bu’ dedi. ‘Kısa bir süre için geldiğin bir şehir. Cinayet bu’ Paris onun için ikinci vatanmış, öyle dedi. ‘ O şehirde alabildiğine yalnız ve mutluyum. Orada yaşadık, çalıştık, öğrendik ve büyüdük. Sonradan içine girebilmek için savaştık’ Venedik de doğduğu şehir kadar sevdiği şehirlerden biriydi. Eşiyle birlikte İtalya’ya son gidişlerinde Venedik ve Cortina Vadisi’ nde dört ay kalmışlardı. Çevrede avlanmıştı, şimdi de yerlerin, o insanların bir bölüğünü yazmakta olduğu kitaba sokması gerekiyordu”.
İspanya anılarını içeren “ Öğleden Sonra ölüm” isimli eseri 1931 de yazıldı. Afrika anılarını topladığı “Afrika’nın Yeşil Tepeleri” isimli kitabı aynı yıl yayımlandı. Bundan birkaç yıl sonra cumhuriyetçilerle milliyetçiler arasında çıkan (1936-1939) İspanya iç savaşına katılma kararı alan Hamingway, cumhuriyetçilerin yanında yer aldı. Üç yıl süren ve İspanya’da büyük bir yıkıma neden olan savaş, milliyetçilerin Hitler ve Mussoli’den aldıkları destekle Cumhuriyetçi Halk Cephesini yenmesiyle sonuçlandı. 1939 yılında Küba’ya yerleşen Ernest Hamingway, 1940 yılında yazdığı en önemli yapıtlarından biri olan “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” isimli eserinde bu savaşı anlatacaktır.
Bir köGoogle Page Rankingüyü patlatmakla görevli Amerikalı Robert Jordan isimli roman kahramanının birlikte savaştığı Güzel Maria ile yaşadığı aşk, bu romanda da savaşın anlamsızlığını öne çıkarmaktadır. “Silahlara Veda” olsun “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” olsun, her iki romanı örgüleyen olayların içinde yer alan kayıpların, çekilen sıkıntıların hiçbiri, birbirine âşık iki insandan birinin ölümüyle hissedilen acı kadar derin ve kalıcı değildir.
Bu romanı ile ünü giderek yayılmıştır Hamingway’in. Bu arada İspanya iç savaşını anlatan bir filmin senaryosunu hazırlar. 1942 yılında Amerikan Deniz Kuvvetlerine katılan Hamingway işgal kuvvetlerinin muhabiri olarak 1944'te Fransa çıkartmasına ve Paris'in kurtuluşuna katılır. Üçüncü eşi olan gazeteci Martha Gallhorn’dan 1944’de ayrılıp, 1946 yılında dördüncü eşi Mary Welsh’le evlenen Hamingway’in bu yıllarda Fidel Castro ile aralarında yakın bir dostluk ilişkisi başlayacaktır. 22 Yıl Küba’da yaşayan Hamingway Nobel Edebiyat Ödülü’nü
Küba’ya bağışlayacak kadar o topraklara bağlıdır. Bir röportajında Küba ile Amerika arasındaki savaşın sonuçlarının ne olacağını soran gazeteciye “Biz, yani; Küba kazanacak” diyerek cevaplar
“İyi hatırlıyorum. Birinci Dünya Savaşı beni öylesine çarpmıştı ki on yıl geçmeden üzerinden hiçbir şey yazamadım. Savaşın bir yazarda açtığı yara çok uzun sürede kapanır. Savaşla ilgili hikâyeleri eskiden yazmıştım” Diyor Hamingway; Lillian Ross’un “Hamingway Diye Bir Dev” başlıklı yazısında.
“ Kendisine son günlerde edebiyat çevrelerinde hakkında çok konuşulduğu; eleştirmenlerin kesin olarak yapmış olduğu işlerden değil de yapmakta olduklarını yazdığını söyledim. New York’ta hiç kimseyle özellikle eleştirmenlerle görüşmek isteyip istemediği sordum.
‘maça giden ve ellerindeki programa bakmadan, oyuncuları tanımayan insanlara benzerler’ dedi. ‘ Sevmediğim insanların davranışları beni üzmez, cehenneme kadar yolları var! Kötülük yapacaklarsa bırak yapsınlar! Kalecinin kaleye top girdiğinde yakınmasına benzer bu. Topun kaleye girmesi kötü, ama beklenen bir şey.’” Diyerek Lillian Ross’un sorusunu yanıtlayan Hamingway’in “Irmağın Ötesinde” isimli eseri 1950 Yılında basılmış ancak beklenen tepkiyi görememiştir. Edebiyat dünyasındaki yerini Lillian Ross’la yaptığı söyleşide şu sözlerle özetliyor Hamingway:
“Topçu subayı olan, Sivastopol’ da savaşan Tolstoy işini bilirdi, nerde olursa olsun- yatakta, barda, düşünceleriyle doldurduğu boş bir odada- işini bilirdi. Sessiz bir şekilde başlayıp Bay Turgenyev’i yendim. Sonra çok uğraşarak Bay De Maupassant’ı da yendim. Bay Stendhal ile iki oyun oynadım, ikincisinde baş başa geldim. Fakat hiç kimse beni Bay Tolstoy’la aynı oyuna sokamaz”
Hamingway’in bu sözleri bir şekilde Amerikan Edebiyatı’nın Rus edebiyatı karşısında durduğu yeri de belirliyor gibi.
Yazım hayatıyla ilişkin sözleriyle devam eder söyleşi, yeni kitabının kısa bir öykü olarak başladığını anlatır: “Ondan sonra durduramadım, bir roman olup çıktı” der “ Bütün romanlarım böyle başlar. Yirmi beş yaşımdayken Somerset Maugham’ la Stephen Benet’ in romanlarını okudum. Onlar romanlar yazmıştı ben de yazamadığım için, kendimden utanıyordum. Böylece yirmi yedi yaşında iken “ Güneş de doğar’ ı” Yazdım, üstelik altı haftada yazdım. Valencia’ da doğum günümde 21 Temmuz’da başladım, Paris’te 6 Eylül’de bitirdim. Gerçekte kötüydü, yeniden yazmak için beş ay harcadım. Belki bu anlattıklarım genç yazarlara yol gösterir. Böylece psikiyatristlerden akıl istemezler. Bir defasında biri bana yazıp bu konuda neler öğrendiğimi sordu. Çok az şey dedim. Karşı koymayan bir boksör göremezsin. Hakkından gelemeyeceğin sert yumruklu birine karşı çıkma. Adamı köşeye sıkıştır, içinde ne varsa sök at, yumruğunu salla, gelecek yumruğu da kolla. Bütün gücünle karşılık ver. İşte benim zorlukla öğrendiğim hayat gerçekleri”
Yıl 1952’dir: Ernest Hamingway’in en büyük eseri sayılan “ The Oldman And The Sea- Yaşlı Adam ve Deniz” isimli eseri yayınlanır bu yapıt ona önce Pulitzer Ödülünü, ardından 1954 Yılında Nobel Barış Ödülünü getirecektir.
İnsanda var olan öldürme güdüsünü yönelteceği tek onurlu eylemin doğa olacağını anlatır bu öyküsünde Hamingway. Avlanabileceği, savaşabileceği okyanus kadar geniş bir alan vardır insanın önünde. Doğa yeterince güçlü ve canlıdır, tıpkı; insanın yaşam tutkusu kadar.
Varlığını sürdürmeğe sorumlu insanın, güdülerinin yanında bilgi ve tecrübeye gereksinimi olacağını, böylece işini tam yaptığına inanan, umudunu ne olursa olsun yitirmeyen insanın ödülünün hedeflediği amaca ulaşmak olacağını vurgular “İhtiyar balıkçı”. Gelecek nesle aktarabilecek yegâne öğreti bu kadar basittir Hamingway için.
Roman’da öyküsünü anlattığı İhtiyar Kübalı balıkçı Santiago, balıkçı olmak için yanında yetiştirdiği çocuğa karşı kendini sorumlu hissetmektedir. Balık tutma şansını yitirdiğini düşündüğü bir zamanda ailesi çocuğu başka bir balıkçının yanına verir. Seksen dört gün denizden eli boş dönmesi köylülerin onun artık eski gücünü kaybettiğine inanmasına yol açmıştır. Santiago ve çocuk üzgündürler. Çocukta neredeyse inancını kaybetmek üzeredir. Bilgi ve deneyimlerine olan güveni ve yitirmediği umudu ile tekrar denize açılır Santiago, çocuğa büyük bir balık tutacağına inandığını söylemiştir. Okyanusa karşı verdiği üç günlük mücadelenin sonunda altı metrelik dev bir kılıç balığı ile döner köyüne. Bir elinin yaralanması bile engel olamamıştır savaşı kazanmasına. Yolda köpekbalıklarının saldırısından sonra balıktan çok bir şey kalmamıştır geriye ama o çocuğa verdiği sözü yerine getirmenin gururu ile mutludur; artık ömrünün sonunda başardım diyebildiği bir amaca ulaşmanın huzuru ile derin bir uykuya dalar...
“-Şimdi- diye söylendi, - ihtiyarız, moruğuz ama hiç olmazsa silahımız var elimizde-.
Rüzgâr yeniden tazelenmiş, yelken dolusu yol alıyorlardı. Balığın baş tarafına bakıyordu yalnızca; içindeki umutları birazcık olsun dirilmişti.
- çaresizliğe kapılmak niye? Diye düşündü. – Hem bu hatırı sayılır bir günahtır bence. Aklına günahı getirmenin sırası mı şimdi? Günahı anmadan düşünecek bunca dert var. Hem ondan da bir şey anlamam ki.
Günahın ne olduğunu anlamam, ona pek inanmam da. Belki balık tutmak da günahtır. Geçimimi sağlamak, başkalarını doyurmak için yaptığım halde bu işin günah olduğunu sanıyorum. Ama o zaman herşey günah sayılırdı. Günahı münahı düşünmenin sırası değil şimdi. Bunun için çok geç kaldık, hem millet bununla doyuruyor karnını. Başkası düşünsün, bir ben mi kaldım aklını yoracak? Balık nasıl balık olarak yaratılıyorsa, sen de balıkçı olmak için yaratılmışsın. Ünlü DiMaggionun babası San Pedro da balıkçıydı.
Yanında okuyacak bir şeyi, dinleyecek radyosu olamadığından aklına gelen her şey üzerinde durmak hoşuna gidiyor, oyalıyordu onu. Bu yüzden düşünmeye, günah üzerine aklını yormaya devam etti. – Balığı yalnızca kendini yaşatmak, pazarda satmak için öldürmedin- diye düşündü.
- Biraz da gururun, balıkçılık gururun için yaptın. Balıkçısın sen. Onu canlıyken de beğeniyordun. Öldürdükten sonra da seviyorsun. Onu sevdiğine göre öldürmen hiç de günah değil! Ya da katmerli günah mı yoksa?
Yüksek sesle _ Ee, çok düşündün ihtiyar- diye söylendi.
- Dentuso’ yu öldürürken çok hoşnuttun. O da senin gibi başka balıkları öldürerek geçiniyor. Hem öyle leş kargalığı etmez. Öteki köpek balıkları gibi zevk için öldürmez. Güzel, soylu ve hiçbir şeyden korkmayan, gözü pek bir hayvandır”.
Ernest Hamingway savaş muhabiri olarak katıldığı savaşları gözlemleyip, sonucunda savaşın yaşamda var olduğunu, ancak bunun insana yönelmesinin yanlışlığını ve anlamsızlığını kısa, yalın ama derin anlamlar içeren sözlerle aktarma başarısını gösteren üstün yetenekli bir yazardır. Nobel edebiyat Ödülünü bileğinin hakkıyla kazanmıştır denilebilir bunun için.
Lillian Ross anlatısında, Ernest Hamingway’in ziyaretine gelen ünlü alman asıllı şarkıcı Marlene Dietrich’le karşılaşmalarına da yer vermiş:
“ Kendi görüşüne göre, yeni kitabının öbürlerinden daha değişik olup olmadığını öğrenmek istediğimi söyledim. Azarlar gibi baktı.
-Sen ne düşünüyorsun? Diye sordu.
- Yoksa Silahlara Veda’nın çocukları Adis Adaba’da, ya da Silahlara Veda’ nın çocukları bir hücum botunu zaptediyorlar, gibisinden şeyler yazma mı bekliyorsun? Kitap İkinci Dünya Savaşınındaki yönetimi ele alıyor. Varolmayan G.I(er) beni ilgilendirmez’ dedi kızgınlıkla.’ Ben körolası savaşın sanatıyla ilgileniyorum. Bununla Veda’yı aşacağım.’.
Biri kapıya vurdu, Hamingway hemen kalkıp açtı. Bayan Dietrich idi. Karşılaşmaları çok sevinçli oldu. Bayan Hamingway yatak odasından çıkıp konuğunu aşırı bir heyecanla karşıladı. Bayan Dietrich biraz geriledi, Hamingway’e şöyle bir baktı:
“Baba çok harika görünüyorsun” dedi.
Yemekte Hamingway’lerle Bayan Dietrich savaştan söz ettiler. Üçü de savaşı yakından görmüşlerdi. Londra’da Mary Welsh adıyla ‘ Times’in muhabiri olan Bayan Hamingway kocasını orada tanımıştı. Savaştan söz açılınca biraz hüzünlendi. “ Savaş değişikti” dedi” İnsanlar bugünkü kadar bencil değildiler, birbirlerine yardımcıydılar”.
Hamingway savaş yıllarında almanca sözlerle doldurduğu bazı amerikan şarkı sözlerini sordu, onları istediğini söyledi Dietrich’e “Alışveriş yapmak istersen yeni kitabımın elyazmalarını verebilirim”dedi.”
“Çantası yazı masasının yanındaki iskemlede açık duruyordu, al yazmasının sayfaları içinden fırlamıştı, sanki biri, dikkatsizce onları oraya tıkmıştı. Hamingway el yazmasını kısaltmaktaymış.
- Bir kitabın deneyi içinden atılan iyi malzemeye dayanır. Dedi:
- onu yazarken bir aslan kadar gururluyum. İngilizce’de kullanılan en eski kelimeleri kullanıyorum. Ela’lem beni on Dolar değerindeki kelimeleri bilmeyen cahil bir bok sanır. On Dolarlık kelimeleri biliyorum. Daha eski, daha değerli kelimeler var, bunları uygun şekilde yerleştirirsen birbirlerini tutarlar. Unutma seni bilgisiyle, terbiyesiyle uyutmak isteyen kişi bunlardan yoksundur. Üstelik unutma ki ben dört yaşımdan beri yatağıma oyuncak ayı sokmadım. Bugün 78 Yaşındaki büyükanneler bile Askeri kanunların boşluklarından yararlandıkları, altın madalyalı annelerin oğullarının eğitim haklarına sahip oldukları bir dönemde, bir burs uydurup kendimi Harvard’a göndermeyi düşünüyorum. Arabelle Teyze, kolej okumamış tek Hamingway olduğum için daima üzülürdü. Öylesine meşguldüm ki kolejin yanından bile geçmedim. Ortaokula gittim bir iki ders aldım, Fransızcayı, Fransız gazetelerinden okuyup, Amerikan Gazetelerinde çıkan haberlerle karşılaştırarak okumaya başladım. Sonradan cinayet haberlerine oradan da Maupassant’ a atladım. Gördüğüm ve anlayabileceğim şeylerden bahsediyordu. Dumas, Daudet, Stendhal, onu okuyunca o şekilde yazmak istediğimi anladım. Sonra Flaubert; daima düz, sert, yüksekten atar ve hedefi bulur. Sonra Baudelaire, topun nasıl tutulacağını ondan öğrendim. Gide’le Valery’den pek bir şey öğrenmedim. Sanırım Valery bana göre çok kurnazdı; Jack Britton ve Benny Leonard gibi.”
Söyleşinin üçüncü gününde Lillian Ross Hamingway’lerle New York Metropolitan Müzesi ziyaretinde de birlikte olur:
“ ‘ Bu şehirde kuşlar uçuyor’ dedi.
Müzenin girişine vardığımızda bir öğrenci dizisi yavaşça ilerliyordu. Hamingway sabırsızlıkla bizi öne geçirdi. Girişte durdu, paltosonun cebinden gümüş bir şişe çıkardı, kapağını açtı, uzun bir yudum aldı, şişeyi cebine koydu. Bayan Hamingway’e nereden başlamak istediğini sordu. Goya’lardan mı, Brueghel’lerden mi? Bayan Hamingway Brueghel’ler dedi.
‘ Yazı yazmasını, Paris’te Luxembourg Müzesindeki resimlere baka baka öğrendim’ dedi.
‘Liseyi bitirmiş değilim, karnın açsa müzelerde açıksa, müzeye gidersin. Bak! Hem Glorgione’ ye hem Titia’ a atfedilen –Erkek Portresi- önünde durdu. ‘ Bunlar da Venedik çocuklarıydı’
- Yazarken bunu yapmayı deniyoruz. Dedi Hamingway, dipteki ağaçları gösterdi;
- Yazarken hep bunları sokmaya çalışırız.”
“ Cezanne, Degas ve diğer empresiyonistlere yaklaştığımızda Hamingway bir hayli heyecanlandı; her sanatçının neleri nasıl yaptığını, onlardan neler öğrendiğini anlattı uzun uzun anlattı.
‘ Eskilerden sonra Cezanne en tuttuğum ressamdır. Harika harika ressam! Degas başka bir harika ressamdı. Kötü bir Degas görmedim şimdiye kadar. Degas’ın kötü eserlerini ne yaptığını biliyor musun? Yakıyordu.’
Yürürken bana döndü: “ Cezanne gibi çizebilirim” dedi. “ Aç karnına binlerce kez Luxembourg Müzesine dolaşa dolaşa çizmesini Cezanne’dan öğrendim. Eminim, çizdiklerimi o da beğenir. Kendisinden ders aldığım için memnun olurdu”
Johann Sebastian Bach’dan da bir hayli şeyler öğrenmişti.
“Silahlara Veda’nın ilk bölümlerinde evet kelimesini defalarca kullandım, bilinçli bir şekilde, Johann Sebastian Bach’ın müziğinde ‘contrepoint’ da bir notayı defalarca yinelediği gibi. Bazen onun gibi yazabiliyorum – Ya da beğeneceği tarzda. Böyle insanlarla anlaşmak kolaydır, hepimiz öğrenmeğe muhtaç olduğumuzu biliyoruz.”
Ernest Miller Hamingway 2 Temmuz -1961 Yılında Ketchum / Idoha’da bir tüfek kurşunuyla vurularak yaşama veda etti. Tıbben henüz nedeni tam olarak bilinmeyen Arteriyozkleroz- aysberg hastalığına yakalanmıştı. Bu hastalık: Yerleşimin beyinde olduğu durumlarda görme ve konuşma bozukluklan, ilerleyici bellek yitimi, anlık bilinç yitimleri, yer ve zaman kavramlannın bozulması, kol ya da bacaklarda kas gücünün ani ve geçici olarak zayıflaması belirtileriyle baş gösterdiğinden Hamingway’in ağır bir depresyon içinde olması kaçınılmazdı.
Bu yüzden özel bir klinikte elektro şok uygulanan Hamingway’in bu tedaviden hemen sonraya rastlayan, tüfeğinden çıkan bir kurşun sonucu ölümü onun intihar etmiş olasılığını arttırıyor.
Ailesi ve yakınları bu olasılığı reddederek ölümünün bir kaza olduğunu savundular.
“Hamingway – İhtiyarladığımda can sıkıcı olmayan, bilgiç biri olmak isterim.” dedi. Lilian Ross’a doğru dönüp; hafifçe başını eğdi…
“ Yeni boksörleri, atları, baleleri, bisikletçileri, kızları, boğa güreşçileri, ressamları, uçakları, orospu çocuklarını, salon hovardalarını, ünlü uluslar arası orospuları, lokantaları, şarapları, aktüalite filmlerini görmek, tanımak onlarla ilgili tek satır yazmamayı isterdim. Arkadaşlarıma mektup yazmak, onlardan cevap almak isterim. Clemanceu gibi seksen beş yaşıma kadar güzelce aşk yapmak isterim. İstediğim Bernle Baruch gibi olmak değil, park sıralarında oturacak değilim, her ne kadar arada sırada dolaşıp güvercinlere yem vermeği düşünüyorsam da…Shaw’a benzemeyen ihtiyar adam olsun diye koca bir sakal koyvermek isterim, Shaw’la hiç tanışmadım. Niagara şelalerine de gitmiş değilim.” Güldü, ilkin sessizce, sonra gürültüyle.
“Üzüntülere paydos!” dedi:
“Ölümden bir anlam çıkarmak, çok sağlam bir kişinin harcıdır.”
Sedef Kandemir 2008-07-23
Çalışma Alanları:
Yaşlı Adam ve Deniz ( İhtiyar Balıkçı)
Ernest Hamingway
Çeviren: Orhan Azizoğlu
Felsefi İntihar ve Ötesi -Cuci Han
Kora Yayın- Felsefe Dizisi 1
Alıntılar:
Ya Hep Ya Hiç- To Have And Have Not
-Hamingway Diye Bir Dev-
Yazan: Lillian Ross
Çeviren: Tarık Dursun
Ernest Haminway Biyografisi:
Vikipedi.com
Üyeler Görebilir ]
( Her Şeye Karşın Dergisi 8.Sayı )


LinkBack URL
About LinkBacks




Alıntı ile Cevapla

Bookmarks