Cumhuriyetin ilânı sırasında Mütehassısîn medresesinde mantık müderrisi idi. Medreseler kaldırılınca evinde inzivaya çekilmiş, ilmî tetkik ve araştırmalarına devam etmiştir. Yirmi yıl kadar devam eden bu uzlet (yalnızlık) devresi, "Hak Dini Kur'an Dili" adındaki Türkçe tefsiri hazırlamasına imkân vermiştir. Tefsire başlamadan önce Mısırlı Prens Abbas Halim Paşa'nın teşviki ile "Büyük İslâm Hukuku Kâmusu" ile meşgul bulunuyordu. Bu eserle birkaç yıl meşgul olduktan sonra yarım bırakmış ve tefsiri yazmaya başlamıştır.
Eserleri
Beyânül-Hak ve Sebîlürreşad dergilerinde Küçük Hamdi veya Elmalılı Küçük Hamdi mahlası ile makalelerini yayınlanmıştır. Tefsirinde ise Elmalılı Hamdi Yazır imzasıyla eserini yayınlamıştır.
1. Hak Dini Kur'an Dili (Kuran'ı Kerim'in Türkçe Tefsiri) ve Atatürk
Hak Dini Kur'an Dili
Atatürk'ün Elmalı'ya yazdırdığı tefsir olup günümüzde de önde gelen İslam alimleri tarafından da hala en güvenilir tefsir olarak kabul edilmektedir. Atatürk'ün Diyanet İşleri Başkanlığı'na verdiği talimatı üzerine yazdırıldı. 1926'da Diyanet İşleri Riyaseti 'Kur'an'ı çağın icablarına göre yeniden tefsir edebilecek bir alim aradı. Sonunda görevi talimat üzerine Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'a verildi. Devlet eliye yazdırılan bu tefsirle Atatürk bizzat ilgilendi. Atatürk Şeyh Sait Ayaklanmasının bastırıldığı, çağdaşlaşma ve modernleşme adına yapılan inkılaplara yönelik itirazların arttığı bir dönemde İslamiyet'in temel kaynağı olan Kur'an'ın yeniden yorumlanmasını istedi. Atatürk yedi madde ile nasıl bir tefsir istediğini ortaya koydu. Bu yedi madde daha sonra Diyanet İşleri Riyaseti ile Elmalılı Hamdi Yazır arasında imzalanan protekole kondu. Atatürk, Diyanet'e gönderdiği yazıda özellikle iki maddenin üzerinde duruyordu. Yeni tefsir 'Ehli Sünnet' itikadına ve 'Hanefi' mezhebinin görüşlerine göre hazırlanacaktı. Diğer bir isteği de 'ibret ve öğüt mahiyeti taşıyan ayetlerin genişçe izah edilmesi' idi. Atatürk, hüküm içeren ayetlerin de Türk-İslam geleneği göz önünde bulundurularak yorumlanmasını arzu ediyordu.
Lisan Bilgisi
Türkçe'nin yanında Arapça ve Farsça ile şiir yazacak kadar üst seviyede bir bilgiye sahipti. Ancak yazılarında sade bir Türkçe kullanmıştır. Bunların yanı sıra Fransızca da bilmektedir. "El-metalip ve'l-mezahip" adında Fransızcadan çevirdiği bir felsefe tarihi kitabı vardır..
Eğitimi Elmalılı Hafız Muhammed Hamdi Yazır ilk ve ortaokul tahsilini Elmalı'da Rüşdiye Mektebinde gördü. Hafızlığını da tamamladıktan sonra, Arapça okudu ve İslami ilimler i öğrenmek için, dayısı Hoca Mustafa Sarılar Efendi ile birlikte 1895'de İstanbul'a geldi. Kayserili Mahmud Hamdi Efendi'nin Beyazıt Camii'ndeki derslerine devam etti. Of'lu Mahmut Kamil efendiden fıkıh dersleri aldı.Devrin ileri gelen değerli hocalarından ders görerek icazet aldı.
Bilimsel Kariyeri
Mekteb-i Nuvvab'a girdi ve buradan birincilikle mezun olarak kadılık icazeti aldı. 1905'ten itibaren Beyazıt Camii'nde talebelere ders vermeye başladı ve bu hizmeti 1908 yılına kadar devam etti. Bu arada Şeyhülislamlık'ta Mektubi Kalemi'ne dahil edildi. Bir yandan da Nuvvab'da ve Mülkiye Mektebi'nde ahkam-ı evkaf,
Medrese-t-ül Vaizin'de fıkıh, Süleymaniye Medresesi'nde mantık derslerini okutmayı sürdürdü. 1908 yılında dersiam oldu. Devrin ünlü hattatları Sami Efendi ve Bakkal Arif Efendi'den hat dersleri aldı. Mustafa Kemal ATATÜRK'ün Kur'an-ı Kerim İlk kez Türkçe Tevsirini yapması için görevlendirilmiş Mehmet Akif Ersoy'dan sonraki ikinci kişi dir.
Siyasi Hayatı
2. Meşrutiyet'in ilanından sonra Meclis-i Mebusan'a Antalya mebusu olarak girdi. Şeyhülislam fetvayı vermediği için, 1. Fetva Emini olarak 2. Abdulhamit'in tahttan alınması için gereken fetva yı İttihad Terakkicilerin isteği doğrultusunda yazdı.kaynak belirtilmeli Daha sonra da karşı cephe olan Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nda faaliyetler sürdürdü. Daha sonra sırasıyla, Dar-ül Hikmet-ül İslamiye azalığına (Ağustos 1918), Nisan 1919'da bu kurumun başkanlığına tayin edildi. Damat Ferit Paşa'nın kabinelerinde Evkaf (Vakıflar) Nazırı olarak görev yaptı. Eylül 1919'da Ayan Meclisi üyeliğine getirildi. İttihat ve Terakki'nin ilim şubesinde görev yaptı.
Mülki ve Hukuki Yönü
1909 yılında Mülkiye Mektebi'nde Ahkâm-ı Evkâf ve Arâzî dersleri okutmuş ve yine aynı yıllarda Mekteb-i Kuzâtta "Fıkıh" dersleri vermiştir. Daha sonra Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye (Şeyhü'l-İslâmlığa bağlı Yüksek Müşavere Heyeti) üyeliğine ve bir müddet sonra da başkanlığına tayin edilmiştir. I. Dünya Savaşı'ndan sonra Evkaf Nazırlığı'nda bulunmuş ve bu sırada Âyan Meclisi üyesi olmuştur.
Felsefi Yönü
Felsefeylede ilgilenen Elmalılı Hamdi Yazır, Batılı yazarların eserlerinide tercüme etmiştir. Bu eserlerde ileri sürülen konulara eleştirel yaklaşım sergileyen Elmalılı Hamdi Efendi, felsefe ve din arasında cereyan eden tartışmalara çözüm bulmaya çalışmıştır. Filozofların gerçeği kavrayamadıklarını belirtmiş, akıl ile iman bütünleştiği zaman gerçeğin kavranıp doğrulanabileceği fikrini savunmuştur.
Elmalılı M. Hamdi Yazır'ın Müteşabih Ayetleri Anlamaya Katkısı
Prof. Dr. Suat Yıldırım
Bu makalemizde muasır âlimlerimizden Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın müteşabih ayetleri nasıl ele aldığını incelemeye çalışarak Usul-i Tefsir ilminin önemli bir problematiğini teşkil eden bu konuya getirdiği açılımı dikkatlere sunacağız. Aralarında tefsir ehlinden bazı kimselerin de bulunduğu geniş kitlenin müteşabihler hakkındaki telakkileri şöyle özetlenebilir: 1- Müteşabih, mânâsı kapalı olup kesin maksadı anlaşılamayan ayetlerdir. 2- Buna binaen bu ayetlerin tefsir ve teviline girişmek doğru değildir. 3- Müteşabihler “yedullah”, “er-Rahmanu ale’l-arşi’steva”, “men fi’s-semai” gibi, Allah Teala’ya mahluklarda bulunan bazı özellikler nisbet eden ve sayıları son derece az birkaç ayetten ibarettir.
Bu anlayışın iyice irdelenmesi gerekir. a) Her şeyden önce müteşabih ayetlerin sayısı bu kadar az değil, yüzlercedir. Çünkü yaygın anlayıştaki müteşabihler, “müteşabihu’s-sıfat” denilen kısım olup bunlar, misalleri çok az olan küçük bir bölümünü teşkil eder. Oysa bunlar “hakiki müteşabihler” kısmının bir bölümüdür ve huruf-i mukatta’anın da içinde yer aldığı bu kısım, bir önceki bölüme göre biraz daha fazladır. Ama kevnî meselelerden, uhrevi hallerden ve başka bir kısım hakikatlerden bahseden “izafi müteşabihler” vardır ki bunların sayısı yüzleri geçer. b) Diğer taraftan, Allah Teala mânâsı anlaşılamayacak tarzda muhataplarına hitab etmekten münezzehtir. İlim ve hikmet sahibi bir insanın bile yapmayacağı yersiz bir davranış, nasıl olur da O’nun hakkında düşünülebilir? c) Bir de şunu hiç unutmamak gerekir: Teşabüh problematiği, aklı ve bütün kapasiteleri sınırlı olan insan yapısının ayrılmaz ontolojik bir gerçeğidir. İnsanın bu özelliği onun ifadesine de yansımış, lisanına yerleşmiştir. Beşer dilini kullanma durumunda olan Kur’ân da, haliyle müteşabih ifadelerle dolu olmuştur. d) Hem iyi değerlendirilmesi halinde, insanlar için müteşabihlerin Kur'ân’da bulunması büyük bir nimet, hatta mucizedir. Zira bu özelliğe sahip bir kitap, ilmi her şeyi ihata eden Allah’tan gelebilir. Kur’ân beşer sözü olsaydı, müteşabihler bulunmaz ve bilhassa müteşabihler konusunda insanların dikkatlerini çekip onları uyarmazdı.
Bu makalemizde düşüncelerini ele alacağımız müellif, konuyu sathi bir şekilde ele almakla yetinmeyip bu hususta zor olanı gerçekleştirmiş, meseleyi fikri ve felsefi yönden temellendirmiştir. Böylece müteşabihleri, nerdeyse mühmel, meskut, gölgede kalma durumundan kurtararak, tefsir için büyük bir zenginlik kaynağı olduğunu göstermiştir. Makalemizde bunu ispat edeceğimizi umuyor, bir yandan da son dönemde, Türkiye’de orijinal müelliflerin pek bulunmadığı zannını gidermeye de katkı sağlayacağını ümid ediyoruz.
Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın Müteşabihatla İlgili Görüşleri
Müfessirimiz müteşabihi açıklamaya başlarken önce şu önemli hususu vurgular: Esasında Mütekellim olan Cenab-ı Allah yönünden, keza işin gerçeği yönünden Kur’ân’da hiçbir şüphe olmadığı halde, muhatabın anlaması yönünden duruma göre, çeşitli şekillerde kapalılık ve farklı ihtimaller bulunur. Bu ihtimaller, muhkem ayetlerin ışığında vuzuha kavuşturulur
1 Onun vurguladığı diğer mühim husus şudur: Kur’ân’da mühmel yoktur. Huruf-i mukkatta’alarda bile çeşitli anlayış vecihleri vardır. Mesele, mefhumların tahdit edilip muhkemleştirilmesi ile, kastedilen mânânın tayin edilmesindedir. Faide-i hitab ise bu tayine bağlı değildir. Saymaya gelmez derecede araştırma konuları sezdirmek, beşer ilminin değerini tayin ettirmek, insanların seviyelerine göre onlara değişik zevkler tattırmak, nihayet rasih âlimleri sonsuz bir tefekkürle imtihan etmek gibi birçok faide-i hitab vardır.
Müteşabih’in Tarifine Katkısı
“Müteşabihat denildiği zaman mânâsız bir ibham-ı külli iddia edildiğini zannetmek büyük bir hata teşkil eder. Müteşabihat mânâsız ve mühmel değil, kesret-imeânîden dolayı muayyen bir murad tayini mümkün görünmeyen ve daha doğrusu ifade ettiği hakâik-i muhîta, zihn-i beşerle kabil-i istiab olmadığından mübhem görünen bir ifadedir. Bu öyle bir beyandır ki hakikat-mecaz, sarih-kinaye, temsil-tahkik, zâhir-hafî gibi vücuh-i beyanın mecmuunu havidir. Bunun için bâlâda buna “el-ma’lûmü’l-mechul” ifadesini arzetmiş idik. Zaten kelamda ibham, mevkiine göre en büyük vücuh-i belagatten birini teşkil eder.”
“Müteşabihat, murad olunabilecek gibi görünmekte birbirlerine benzer müteaddit mânâlara muhtemildir ki hepsi mi veya birisi mi murad olduğu zâhir bir surette seçilemez.” Müfessirimiz bu tarifini başka bir yerde biraz daha genişleterek şöyle der: “İki şeyin birbirine mütekabilen alettesâvi benzemelerine teşabüh ve bunların her birine müteşabih denilir ki yekdiğerinden seçilemez, zihin temyizlerinden aciz kalır. Teşbih ve müşabehette bir taraf fer’ ve nakıs, diğer taraf asıl ve tam olur. Teşabühte ise tarafeyn, aynı kuvvette mütesavi olurlar. Teşabühleri tefavütlerini setreder de iştibah u iltibas hasıl olur: “İnne’l-bakara teşâbehe aleyna”,” teşâbehet kulûbuhüm”, “ve ütû bihi müteşâbihen” gibi. Demek ki teşabüh, seçilememeye sebeptir. Temyiz olunamamak bunun bir mânâ-yı lâzımîsidir. Bu münasebetle, insanın doğrudan doğruya temyizine yol bulamadığı bir şeye dahi müteşabih ıtlak edilir ki hafî, müşkil demek gibidir. Bu ıtlak, var ile yok beyninde müsavi olması nokta-i nazarından da olabilir.” Bu sözün devamında müteşabihin başka anlamına geçerek şöyle devam eder: “Bu suretle Kur’ân’ın ve âyât-ı Kur’ân’ın ihkam ve teşabühü; elfazı, tenasuku, hüsnü, maânîsi, ahkamı gibi muhtelif vücuh ile mülahaza olunabilir. Ayetlerin fasılaları, müvazenetleri ve sairesi gibi sanayi-i bediiyyesi itibariyle teşabüh ve tenasuk, muhkemliğe mukabil değildir. Belki ayn-ı ihkamdır. Bu cihetle “uhkimet âyâtuhu”8, “kitaben müteşâbihen” mütekabil değil, yekdiğerinin izahıdır. Fakat nazmın delaleti itibariyle mülahaza edildiği zaman muhkem ile müteşabih, zıd ve mütekabildirler. Şüphe yok ki mânâsını kat’iyyetle bildiren muhkem, bildirmeyen gayr-ı muhkemdir. Bu ayette (Ali İmran, 7) muhkem ile müteşabih mukabil olarak zikredildikleri gibi maba’dinde te’vil karinesi de mânâya aittir ki İlm-i Usul’de de şer’an muhkem ve müteşabih, bu haysiyetle mülahaza edilmiştir.”
2- Müteşabihin Kapsamını Genişletmesi
Müfessirimiz şu pasajlarda müteşabih teriminin kapsamını genişletmektedir:
“Zâhir mukabilinde hafî, nass mukabilinde müşkil, müfesser mukabilinde mücmel, muhkem-i has mukabilinde mânâ-yı ehassıyla müteşabih vardır. Binaenaleyh kitab, külliyetiyle mülahaza olunduğu zaman, bu üslub-i hikmetle müteşabihatın muhkemata rücuu haysiyetiyle hepsi muhkemdir, “la raybe fih”11, “kitabun uhkimet âyâtuhû”12dur. Bilakis bu hikmete muhalif olarak müteşabihat ümmü’l-kitab farz edilir de muhkematın müteşabihat ile te’viline gidilirse o zaman da hepsi müteşabih olur. “Kitaben müteşabihen mesani tekşa’irru minhu cüludü’llezine yehşavne rabbehüm” hükmü tezahür eder.” Görüldüğü üzere burada hafî, müşkil ve mücmeli müteşabih kapsamına dahil ederek genişletme cihetine gitmiştir. Şu halde Kur’ânda hafî geldiğinde onu zâhir ışığında, müşkil geldiğinde onu nass ışığında, mücmel geldiğinde onu müfesser ışığında, mânâ-yı ehass ile müteşabih geldiğinde onu muhkem-i has ışığında anlamaya çalışmalıyız. Böyle yapmakla iştibah ve ihtimaller izale olunabilir.
Burada bir husus dikkat çekmektedir: Müteşabihatı esas alıp muhkematı ona göre anlamaya çalışmak, tenkit ve reddedilen bir iştir. Merhum müfessirimiz, naklettiğimiz mezkur ifadesinde, işi tersine çevirerek muhkemi müteşabihe irca edenler hakkında “kitaben müteşâbihen mesânî” ayetiyle istişhad etmesi tereddüde yol açmaktadır. Zira bildiğimiz kadarıyla bu ayette, 'ayetlerinin belagatte, hakikatleri bildirmekte birbirine benzer olması' itibariyle Kur’ân medh olunmaktadır. Yoksa burada muhkem mukabili olarak müteşabih söz konusu değildir. Dolayısıyla bu siyaka münasip olan ayet-i kerimenin, muhkemi bırakıp müteşabihleri fitne sebebi yapmak isteyenleri kınayan “fe emme’llezine fi kulûbihim zeyğun fe yettebiûne ma teşâbehe minhu…” olduğunu düşünüyoruz.

HAZIRLAYAN VİOLE
Bookmarks