Konu Etiketleri:

afrikalı leo olay örgüsü ve kişiliği hakına yorumlar,

+ Konu Cevapla
1 den 3´e kadar. Toplam 3 Sayfa bulundu

Amin Maalouf (Amin Maalouf Kimdir? - Amin Maalouf Hakkında) Hayatı Biyografisi

 Dünyadan Biyoğrafiler Katagorisinde ve  Edebiyat ( Kimdir ) Forumunda Bulunan  Amin Maalouf (Amin Maalouf Kimdir? - Amin Maalouf Hakkında) Hayatı Biyografisi Konusunu Görüntülemektesiniz.=>Amin Maalouf (Amin Maalouf Kimdir? - Amin Maalouf Hakkında) Hayatı Biyografisi Amin Maalouf “Bir yanıyla Hıristiyan, Müslüman, Türk, Kürt ve ...

  1. #1
    Senior Member
    Üyelik Tarihi
    Jun 2009
    Mesajlar
    999
    Tecrübe Puanı
    3


    Tanımlı Amin Maalouf (Amin Maalouf Kimdir? - Amin Maalouf Hakkında) Hayatı Biyografisi







    Amin Maalouf (Amin Maalouf Kimdir? - Amin Maalouf Hakkında) Hayatı Biyografisi


    Amin Maalouf

    “Bir yanıyla Hıristiyan, Müslüman, Türk, Kürt ve Ermeni nitelikler taşıdığını, bir yanıyla da Fransa ve Avrupa’ya ait olduğunu” söyleyen Amin Maalouf, çok kültürlülüğün "in" olduğu bir dönemde yazdığı Doğu’ya ait öyküleriyle, Türkiye’de ve Avrupa’da oldukça popüler oldu geçtiğimiz on yıl içerisinde. Türkiyeli okur tarihsel fantezilerle, 1985 yılında Orhan Pamuk’un “Beyaz Kale”si aracılığıyla tanıştı. Ardından sinema sayesinde "Gülün Adı" popüler oldu. Yayınevleri ve yazarlar bu tarzda kitaplara ağırlık vermeye başladılar. Böylelikle, 1993 yılına gelindiğinde, Amin Maalouf’un “Afrikalı Leo”sunu okumaya hazır bir okuyucu topluluğu mevcuttu artık.
    Modern Binbir Gece Masalları
    Amin Maalouf’un romanlarını da bir bütünlük içinde ele alırsak, 3. yüzyıldan 21. yüzyıla, Orta Asya’dan Avrupa ve Afrika’ya uzanan uzun bir seyahatte buluruz kendimizi. Bu anlamda, Maalouf’taki serüvenler, Homeros’un “Odysseia”sını, “Marko Polo”yu ya da “Binbir Gece Masalları”nı anımsatır. Daha da ileri giderek Maalouf’un öykü anlatıcılığının aynı gelenekten beslendiğini söyleyebilirim. Romanlarında, kocasını “bakalım sonra ne olacak” diye merak içinde bırakarak ölümden kurtulan Şehrazat’ın üslubunu ve eski anlatı tekniklerini kullanarak, okuyucudaki merak duygusunu sürekli kılabiliyor o... Yazarın en sık kullandığı yöntem, bölüm sonlarında bir sonraki bölümlerde gelecek olayları ve kötülükleri önceden haber vermesi. “Fakat Tanrı bizler için başka bir yargı hazırlamıştı”, “bizim de yazımızda kısa bir süre sonra yola düşmek varmış”, “ileriki yıllarda tüm ailemin yaşantısı tümüyle değişti” gibi geçiş cümlelerini her romanında bulmak mümkün. Böylelikle, her bölüm, anlatıcının anılarıyla örülmüş ayrı birer öykü halini alırken, özellikle de eski Doğu edebiyatında olduğu gibi, her öykü bir diğerine bağlanır. Yine Şehrazat’ın yaptığı gibi, her bir öykü bitiminde yerine yenisi ortaya çıkar.
    Geçip giden, yitirilmiş bir hayat.. Maalouf’u okurken bu buruk tadı hissederiz. Gerçek hayatta kendi yaşamımızın geçip gitmesi gibi, öykülerde karşımıza çıkan kahramanların doğumlarına, yaşlanmalarına, sıklıkla sevdiklerini yitirmelerine tanık oluruz. Derinden derine kendisini sezdiren bir ölüm olgusu hiç yok olmaz. Bu öyküler, yazılı anlatıdan çok sözlü anlatıya ait gibidir. Gözlerinizi kapatıp, Leo’nun, Manıi’nin, Tanios’un veya İsyan’ın başından geçenleri dinleseniz, onları okumaktan çok daha fazla etkilenebilirsiniz. Çünkü o zaman, anlatının ritmine, tarihin büyüsüne kapılmak kolaydır, ama, “bir romanın öyküsünü ne kadar çok gözden geçirir, destek sağladığı daha ince, daha yüce yönlerden ne denli ayrı ele alırsak, onda beğenecek.o ölçüde az şey buluruz”. Yazılı edebiyata ait olan roman sanatında, öykü tek başına bir şeyi kurtaramaz ve romanın öteki yönlerinin kavranmasına da bir yardımı yoktur. Bu noktadan kalkarak, Maalouf’un romanlarındaki sorunlu yönlere geçebiliriz.
    Önce, yazarın değişik zaman dilimlerinde ve coğrafyalarda anlattığı kadın ve erkek tiplemeleri üzerinde durmak gerekiyor. Maalouf’un romanlarında çok sayıda karakter çıkar sahneye, ama bu karakterlerin yapılarını oluşturan nitelikleri çok sınırlıdır. Duygu, davranış ve düşünceleri birbirine çok benzer. Mani, Hayyam, Leo, Tanios ya da İsyan arasında ciddi bir kişilik farklılığı görülmez. Maalouf’un romanlarındaki hiçbir karakteri gözünüzde canlandıramaz, aklınızda tutamazsınız.
    Biçimsel olarak, bireyin oluşum sürecini, yaşadığı çatışmalar ve yenilgiler sonucunda olgunlaşmasını, içinde yaşadığı toplumla bütünleşmesini, ona uyum sağlamasını anlatan oluşum romanlarına benzemekle birlikte, Maalouf'un romanlarındaki kişilerin gelişiminde zamanın, mekanın ve olayların etkisini fark edemeyiz. İyilik ve kötülük neredeyse sabit ve doğuştandır. Romanlarda karşımıza çıkan yardımcı karakterler, tek bir nitelik ya da düşünceden oluşur ve dönemin değişik yapılarının dondurulmuş temsilleri gibidirler (onlar aracılığı ile şeyhlik, misyonerlik, vBulletin. kurumları ve oynadıkları rolleri öğreniriz). Hiçbir zaman yazarın denetiminden çıkmaz, gelişmelerini aktarmak için çaba göstermezler. Maalouf un romanlarında anlatılan olayların akışında hangi dinamiklerin neden olduğu belirsiz kalıyor; tanrısal bir kader mi, toplumsal çatışmalar mı, yoksa bireylerin kendi başlarına eylemleri mi etkiliyor akışı? Yanıt bu sorularda değil, aslında bütün öykülerde tek bir kader çizicisi var, o da yazarın kendisi...!
    Bugünün tasavvurlarıyla yazılan geçmiş
    Yapısal açıdan bakıldığında, Maalouf’un romanları birbirine benzer. Bazen, arada bir karşımıza çıkan ve bugünden geçmişe bakarak olayları bize aktaran bir anlatıcı, bazen de olayları bizzat yaşamış bir kişi kullanır. Her durumda, klasik gerçekçi roman çizgisinde, di’li geçmiş zamana ağırlık verilerek yapılan anlatılarla, karşılıklı konuşmalara bolca yer verilir. Bu anlamda, biçimsel olarak bir yenilik göremeyiz. Yazarın çoğu romanının sonu sönüktür. Baş döndürücü bir hızla ilerleyen öyküsüne paralel gitmeyen olay örgüsünü bir sonuca bağlama zorunluluğu, Maalouf’un gereksiz ve yapay müdahalelerine yol açar ve karakterler sahiciliklerini/canlılıklarını yitirirler. Mesela, “Afrika’lı Leo”da, Leo, roman sonunda donuklaşıverir ve romanın ana fikrini açıklayan Dede Korkut kimliğine bürünür. Veya öykü boyunca kendi varlıkları dışında bir amaca yöneltilmeyen olay ve kişiler, sonradan romanın çözümüne yardımcı olmaya zorlanırlar.
    Romanlarda hümanist bir bakış açısı hemen fark ediliyor. Irk, dil, cins ve din ayrımlarının anlamsızlığı, şiddetin getirdiği kötülükler, hiyerarşi dışı bir yaşam önerisi gibi öğelerin öne çıktığını görüyoruz. Ancak, yazarın savlarının çok güçlü ve etkileyici olduğunu söylemek mümkün değil. Romanlarında bugünden geçmişe yönelik modem bir politik, toplumsal ve kültürel bakışın izleri var. Mesela, Maalouf’un bütün kitaplarında, tarih boyu değişmeyen bir aşk anlayışı ile karşılaşırız. Kadın ve erkek birbirlerini görür görmez bir aşk kıvılcımı çakar, nedeni ve niçini “yazar öyle istediği için” biçiminde yanıtlanabilecek bu aşklar, işlenmemiş ve ham bırakılmıştır. Oysa, yazarın değindiği neredeyse 2000 yıllık bir zaman kesitinde, kuşkusuz ki kadın ve erkeğin gerek sevme gerekse de cinsellik biçimleri büyük farklılıklar göstermiştir. Yalnız buradan bakıldığında bile, Maalouf un anlatılarının biçimsel olarak geçmiş, özsel olarak modem zamanı hedef aldığını, modem toplumsal çizgileri geçmişe çevirerek tarihi modernleştirdiğini söylemek mümkün.
    “Semerkant”, “Beatrice” ile birlikte, Amin Maalouf’un Batı’lı modern insan bakışının en açık görüldüğü romanı. Çok motif üzerine konuşulabilir ama, Batılı erkeğin Doğulu prenses fantezisinin bu kadar kaba kullanılışı ve apar topar kotarılması insanı sinirlendiriyor. Eski Doğu’ya ait tarihi anlatımların çoğu, gözlemlerini padişahlar, vezirler, harem kadınları, Batı ile dinsel ve kültürel ilişki içindeki varlıklı aileler gibi seçkinlerin yaşamına odaklayıp, yoksul halk kesimlerini görmezden gelen ve kendileri de Doğu’ya egzotik gözlerle bakan Batılı gözlemcilerin kaleminden çıkmış, ‘böylelikle de, uzun yıllar boyunca Batı’da, gizemli bir Şark fikriyatı yaygın olmuştur”. Doğu kökenli. bir yazar olarak Amin Maalouf, Batı’lı okuyucunun duymak istediği Şark’ı anlatıyor. Bizim tarihimizde Piyer Loti vakası olarak bilinen bu sendromun, Semerkant romanının ikinci bölümündeki Iran anlatısındaki bayağılığının rahatsız edici düzeyde olduğunu söyleyebilirim.
    Roman kahramanları ile gerçek şahsiyetler arasındaki ilişkiler
    Flaubert’in “Salammbo” veya Tolstoy’un “Savaş ve Barış” romanları gibi klasik tarihi romanlara bakacak olursak, mekanın, eşyanın ve hareketin anlatımı, tarihi döneme vurgu yapması açısından önemlidir. Bu da yazarların tarihsel dönem, gelenek,/görenek, örf ve adetler üzerine olan bilgisine bağlı olsa gerek. Tarihi gizemli ve çekici bir atmosfer olarak kullanmak isteyen birçok yazar için ise tarih; “bir kural olarak ya kendi sıfatlarından başka tarihle hiçbir biçimde ilintisi olmayan birtakım kişilere tarihsel giysiler giydirildiği büyük bir tiyatro gardırobu olarak, ya da, herkesi kendi kişisel çıkarlarına alet eden tek güçlü bireyin at koşturduğu akıldışı, anlaşılmaz bir alan olarak görülmüştür”. Amin Maalouf’u da bu eğilimdeki yazarlar arasına katabiliriz. Romanları, bir tür kolaj; tarihi olay ve kişilerin bir öykü etrafına eklemlenmesi gibi görülüyor. Geçmiş zaman dilimindeki sıradan bir insanın, önemli olayların yanı başında sürüp giden ve etkilenen yaşamı değil onun anlattıkları. “Beatrice’den Sonra Birinci Yüzyıl” da dahil olmak üzere, her öyküde, artarda, tarihin çarpıcı kesitleriyle ve olup bitenlere damgasını vurup tarihin akışını değiştiren karakterlerle karşılaşıyoruz. İster istemez Brecht’in şiiri geliyor aklımıza; “Teb Şehrini yapan kim..?”
    Roman sanatının kuvvetle etkilendiği bu post-modern zamanlarda, Amin Maalouf’la aynı çizgide olan diğer yazarları da kapsayan birkaç hususa değinmeden geçmemek gerekiyor. Yeni tarihsel fantezilerin bir çoğunda, isim zikredilerek, gerçekten yaşamış insanların yaşamı; sevinçleri, hüzünleri, aşkları, nefretleri anlatılıyor. “Bizanslı Aşıklar”, “Nietzsche Ağladığında”, “Azizler ve Alimler”, “Gecelerin Veziri” gibi birçok romanın içinde, tanıdık, bildik, “önemli” şahsiyetlerin düşünce ve eylemlerine tanıklık ediyor; zaaflarını, yiyip içmelerini, giyim kuşamlarını, mimiklerini yakından izlemek fırsatını(!) buluyoruz. Ama romanlardaki bu insanlar ile gerçek yaşamdakiler aynı şahsiyetler midir? Burada bir ayrım yapma zorunluluğu var. Eğer romanda anlatılan kişi tümüyle tarihi bir kişiliğe, mesela Hasan Sabbah’a tıpatıp benziyorsa, o zaman bu kişi gerçekten Sabbah’tır ve romanın onunla ilgili bölümleri de bir anı niteliğindedir. Böylelikle de, artık tarihin alanına geçmiş oluyoruz ve artık anlatılanları doğrulamak için kanılar değil kanıtlar gereklidir. Romancının, bu yaşanmışlıkları bilmeden, “herhalde böyle olmuş, böyle düşünmüş, böyle hissetmiştir” gibi sınırsız bir özgürlükle, o kişiye ilişkin yargılarını dilediği gibi yazıya dökmesi sonucu ortaya çıkan insan portresi ile gerçek tarihi kişilik, ister olumlansın ister yerilsin, hiçbir şekilde aynı olamaz, ama, yansıtmanın edebi alandan gelmesi nedeni ile, o gerçek tarihi şahsiyet hakkındaki duygu ve düşüncelerimizi, bir tarih kitabından daha derinden etkiler.
    Sonuç olarak, gerçek kişileri, romanda anlatılan kimlikleri ile gerçekmiş gibi sunmanın ya da kabullenmenin etik sorunlar taşıdığını, ayrıca, yazarların, okuyuculardaki o kişilere ilişkin merak duygularını -en hafifinden- kullanmak eğiliminde olduklarını söylemek mümkün. Bu eğilimin kökeninde, toplumdaki medya dili egemenliğinin yattığını düşünüyorum. İnsanlar, olaylar ve düşünceler üzerine yoğunlaşmaktan çok, anlatılan öykülerin çekiciliğini öne çıkaran magazinleşmiş bir anlayışla karşı karşıyayız. Yeni roman örneklerinin, -yazılı/sözlü/görsel medyanın körüklemesiyle- tanınmış şahsiyetlerin yaşamına olan merakının; toplumsal röntgenciliğin taleplerine, yani ihtiyaca cevap vermek çabası -piyasa koşulları- dikkate alınmadan değerlendirilmemesi gerekiyor...!

  2. #2
    Senior Member
    Üyelik Tarihi
    Jun 2009
    Mesajlar
    999
    Tecrübe Puanı
    3


    Tanımlı Ce: Amin Maalouf (Amin Maalouf Kimdir? - Amin Maalouf Hakkında) Hayatı Biyografisi





    (25 Şubat1949), yapıtlarını Fransızca veren Lübnanlı yazar.
    1949'da Beyrut, Lübnan'da doğdu. Ekonomi ve toplumbilim okuduktan sonra gazeteciliğe başladı. Lübnan'da iç savaşın çıktığı 1975'e kadar Lübnan'da gazetecilik yaptı. Bu tarihte Paris'e göç etti. 2005 itibarı ile hala Paris'te yaşamaktadır. Çeşitli yayın organlarında yöneticilik ve köşe yazarlığı yapmış olan Maalouf, bugün vaktinin çoğunu kitaplarını yazmaya ayırmaktadır.
    Yapıtlarında çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin söylencelerini başarıyla işleyen Maalouf, 1983 de yayımlanan ilk kitabı Arapların Gözüyle Haçlılar ile tanındı. Bu kitap, çevrildiği dillerde de büyük bir başarı kazandı. 1986'da yayımlanan ve aynı yıl Fransız - Arap Dostluk Ödülü'nü kazanan ikinci kitabı ve ilk romanı Leon (Afrikalı Leo) bugün bir "klasik" kabul edilmektedir.
    Maalouf'un 1988'de yayımlanan ikinci romanı Semerkant da coşkuyla karşılandı ve pek çok dile çevrildi. Maalouf'un sonraki kitapları da gene roman tarzındaydı: Işık Bahçeleri (1991), Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl (1992).
    Amin Maalouf, 1993'de yayımlanan romanı Tanios Kayası ile Goncourt Ödülü'nü kazandı.


    1996'da Doğu'nun Limanları adlı romanı ve 1998'de ise Ölümcül Kimlikler adlı deneme kitabı piyasaya çıktı. Maalouf 2000'de Yüzüncü Ad - "Baldassare'nin Yolculuğu" nu yayımladı.
    Ayrıca 2002'de opera için yazdığı ve Finlandiyalı müzisyen Kaija Saariaho'nun bestelediği Uzaktan Aşk Maalouf'un ilk librettosudur. 2004'de yayımlanan Yolların Başlangıcı ise yazarın son çalışmasıdır.


    * * * * *

    Yapıtlarının tümü Türkçe’ye çevrilen Amin Maalouf ülkemizde “Semarkant” adlı
    romanıyla tanındı ve okuyucuyu kendine bağlayarak diğer romanları ile de en
    çok satanlar listesinde yer aldı. Okuyucunun bu kadar etkilemesinin sebebi
    sanıyorum romanlarinda tarihi dönemleri etkileyici ve sade bir dille anlatması...

    Ben de birçok okuyucu gibi “Semarkant” ile Maalouf’u tanıdıım ama beni en çok etkileyen romanı nedense “Doğunun Limanları” oldu.



    1996 yılında yayımladığı bu romanında yazar “İsyan” adlı bir insanın trajik yaşam öyküsünü anlatır. Eski Osmanli Padişahının kızının torunu olan İsyan tıp eğitimi için Beyrut’tan Fransa’ ya gittiğinde orada Direniş Örgütüne katılır ve Yahudi asıllı Clara ile tanışır. Yıllar sonra tekrar karşılaştıklarında evlenmeye karar verirler
    ve Araplarla- Yahudilerin savaşı yüzünden tam 28 sene birbirlerini göremezler.
    İsrail-Arap savasini duyar duymaz isyan o zamanki duygularini, hayatini
    anlattigi yazara söyle aktarir: ”O günler tek bir endisem vardi, tek bir sey
    aklimi basimdan almisti. Clara ile dogacak çocugun yazgisi, çünkü artik bizi
    ayiran bir sinir vardi, asilmaz bir sinir ve uzun zaman için....”

    isyan’ in dogacak çocugunun kiz mi erkek mi olacagini bilememesi bile onu
    çileden çikarmak için yeterliydi. Geçmiste kaçakçi olan erkek kardesi, eski
    bir direnisçi olan isyan’i timarhaneye gönderdikten sonra yillarca orada
    kalir o... Karisindan timarhaneye girmeden önce sadece bir kere mektup alir
    ve dogan çocugunun kiz oldugunu ögrenerek onun bebeklik resmini yillarca
    gögsünün altinda saklar ve bütün bu acilardan kurtulmasina kizi sebep olur
    manevi olarak.... Yillar sonra Fransa’ ya siginan isyan hayat hikayesini
    yazara böyle anlatir. Karisina olan askini yasam hikayesini anlattigi her
    kelimesinde ifade eder: “Daha önce görmüstüm, daha önce yapmistim, daha önce gerçeklestirmistim duygusu ile Clara’yi öpmedim hiç, hatta elini bile
    tutmadim. Daha önce sevmistim duygusuyla da! Aşk, el degmemis olarak
    kalabilir, heyecan da öyle. Aylar da geçse, yillar da geçse! Hayat, bikilacak
    kadar uzun degil!”

    “Dogunun Limanlari” ile yazar Araplarla Yahudilere baris çagrisi yapiyor.

  3. #3
    Senior Member
    Üyelik Tarihi
    Jun 2009
    Mesajlar
    999
    Tecrübe Puanı
    3


    Tanımlı Ce: Amin Maalouf (Amin Maalouf Kimdir? - Amin Maalouf Hakkında) Hayatı Biyografisi





    ARAPLARIN GÖZÜYLE HAÇLI SEFERLERİ

    Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri, iki yüzyıl (1096-1291) süren Haçlı Seferleri'ni ve Orta Doğu'daki Frenk işgalini, anlatırken, bu bölgenin güncel durumuna da ışık tutuyor. 1096 yılında başlayan seferlerde Türk, Kürt, Arap emirlerinin kişisel eğilimlerini, kültür yapılarını, zaaflarını görüp, Haçlılar'ın Orta Doğu'da iki yüzyıl kalışlarının hikmetini anlatıyor.
    Çeviren : Mehmet Ali Kılıçbay
    Telos Yayınları


    AFRİKALI LEO
    Afrikalı Leo, gerçek bir yaşam öyküsünden çıkarılmış düşsel bir yaşamöyküsü: "Bir berberin sünnet ettiği, bir Papanın vaftiz ettiği" Hasan ibn Muhammed el-Vezzan ez-Zeyyati alias/namıdiğer Giovanni Leone de Medici'nin, Leo Africanus yani Afrikalı Leo'nun özyaşam öyküsü yazmış olsaydı yazacağı gibi... Amin Maalouf, bu ilk romanında -daha sonra Semerkant, Tanios Kayası, Doğunun Limanları, ve öteki romanlarında da yapacağı gibi- tarihle/tarihten olağanüstü bir halı dokuyor. Bir uçan halı...
    Çeviren : Sevim Gündüz Raşa
    Yapı Kredi Yayınları


    SEMERKANT
    "Titanic'te Rubaiyat! Doğu'nun çiçeği Batı'nın Çiçekliğinde! Ey Hayyam! Yaşadığımız şu güzel anı görebilseydim!"
    Amin Maalouf, "Afrikalı Leo"dan sonra bu kez Doğu'ya, İran'a bakıyor. Ömer Hayyam'ın Rubaiyat'ının çevresinde dönen içiçe iki öykü... 1072 yılında, Hayyam'ın Semerkant'ında başlayan ve 1912'de Atlantik'te bit(mey)en bir serüven... Bir elyazmasının yazılışının ve yüzlerce yıl sonra okunurken onun ve İran'ın tarihinin de okunuşunun öyküsü/tarihi...
    Çeviren : Esin Talü Çelikkan
    Yapı Kredi Yayınları


    IŞIK BAHÇELERİ
    III. yüzyılda yaşayan Mani, Manicilik dininin kurucusudur. Kurduğu din, İsa, Buda ve Zerdüşt'ün düşüncelerinin kaynaştırılmasından meydana gelmiştir. Mani, eski çağın bütün bilgeliğini bütün insanlara seslenen, evrensel ve tek bir dinle birleştirmek istiyordu. Mani'ye göre evrenin ve evrendeki bütün varlıkların yapısı iyilik-kötülük (ışık ve karanlık) karşıtlığıyla kurulmuştur. Mani'nin kurduğu din Sasaniler döneminde İran ve Mezopotamya'da etkin oldu ve Orta Asya'da yayıldı. Uygur hükümdarı Bügü Kağan 762 yılında Mani inancını devletin resmî dini olarak benimsedi. Doğu'da başlayan Mani inancı Batı'da da yayıldı: Bogomiller ve Katarlar, İsa'nın ilkel ortakçılığını arayan Hırıstiyanlar, Mani inancından etkilendiler. Mani inancı her zaman yoksulların ve ezilenlerin yanında ve içinde yaşadı. Mani'nin alabildiğine hümanist olan yeni dünya görüşü, bütün dinler ve imparatorluklar tarafından ezildi. Goncourt Ödülü sahibi Amin Maalouf, dini ve düşünceleri bütün baskılara karşın "doğru" ve "iyi" insanlarda varlığını sürdüren Mani'nin yaşamını yeniden kurarken göz kamaştırıyor.
    Çeviren : Esin Talü Çelikkan
    Telos Yayınları


    BEATRİCE'DEN SONRA BİRİNCİ YÜZYIL
    Amin Maalouf, çok boyutlu okuma gerektiren bu romanda, yaşanan felaketlerin içinde, bir babanın kızına olan, derinliği tarifsiz "baba sevgisi"ni de anlatıyor. Béatrice'ten Sonra Birinci Yüzyıl, bir mahşer görüntüsü çizerken, evrensel kadını (kadınlığın dünyasını) sevgiyle ele alıyor ve sanki "erkeğin geleceği kadındır" sözünü kanıtlamak istiyor.
    Çeviren : Esin Talü Çelikkan
    Telos Yayınları


    TANIOS KAYASI
    Amin Maalouf'tan, Afrikalı "Leo ve Semerkant"tan sonra, yine bir Doğu öyküsü. Mehmet Ali Paşa'lı yılların Mısır'ı. Güzelliğini çarmıh gibi taşıyan bir kadın: Lamia. Lamia'nın gölgesine sığındığı bir şeyh: Francis. Yasak aşk meyvesi bir oğul: Tanios. Başka bir kadın: Esma. Bir serüven ve sadakat romanı... Yazara ünlü "Goncourt" ödülünü getiren kitabıdır.
    Çeviren : Esin Talü Çelikkan
    Yapı Kredi Yayınları


    DOĞUNUN LİMANLARI
    "Adana'da ayaklanmalar olmuştu. Kalabalık, Ermeni mahallesini yağmalamıştı. Altı yıl sonra çok daha büyük çapta olacakların provası gibi bir şeydi. Ama bu bile dehşetti. Yüzlerce ölü. Belki de binlerce." Can çekişen Osmanlı İmparatorluğu ve Beyrut ile Fransa arasında yaşamı sürüklenen İsyan. "Doğunun Limanları" bu yüzyılın başını, bir insanın trajik tarihinin içinden anlatıyor.
    Çeviren : Esin Talü Çelikkan
    Yapı Kredi Yayınları


    ÖLÜMCÜL KİMLİKLER
    Ben kimim?.. Nereye aitim?.. Doğulu muyum yoksa Batılı mı? Nereye aitim?.. Kültürel özellikler beni ne kadar ben yapıyor?.. Toplumsal yapı beni ne kadar belirliyor? Toplumsal ve kültürel koşullanmalardan ne kadar bağımsız düşünebiliyorum ve ne kadar özgür hareket edebiliyorum? Baktığım aynalar sürekli çatlayıp kırılıyor... Gerçekten ben, düşündüğüm ben miyim yoksa bir yanılsamanın içinde debelenip duruyor muyum?.. Son deneme kitabı Ölümcül Kimlikler'de bu can alıcı sorunları irdeleyen Amin Maalouf, böylece romanlarının teorik arka planını da açmış oluyor.
    Çeviren : Aysel Bora
    Yapı Kredi Yayınları


    YÜZÜNCÜ AD
    Romanda geçen zaman, 1666'nın hemen öncesi... Gizemli bir kitabın peşinde kıtalar, kentler, denizler aşan yol... Tanrı'nın gizli (yüzüncü) adını ararken kendini ve aşkı bulan yolcu ise antika tüccarı Baldassare Embiaco.... Konya'da vebanın kıyımına, İzmir'de Sebetay Sevi'nin şaşırtıcı başkaldırısına, İngiltere'de büyük Londra yangınına tanık olan bir roman kahramanı. Yüzüncü Ad / "Baldassare'nin Yolculuğu", kurgusuyla, diliyle, konusu ve serüvenleriyle son zamanlarda okuduğunuz romanlar arasında en beğendiğiniz roman olmaya aday bir kitap.
    Çeviren : Samih Rifat
    Yapı Kredi Yayınları


    UZAKTAN AŞK
    XII. yüzyılda, Akitanya'dayız... Soylu bir ozan, Jeufré Rudel, zevk ve eğlenceye doymuş, böylesi bir yaşam sürmekten bıkmış; uzak, arı ve sonsuz bir aşkı düşlüyor... Kusursuz, düşsel bir kadını anlatıyor dizelerinde. Ve günün birinde, denizler ötesinden gelen Gezgin, bu imgenin gerçekten yaşadığını haber veriyor ona. Çılgına dönen ozanın "uzaktan aşk"ını arayışı böyle başlıyor.

    Kaija Saariaho'nun bestelediği Uzaktan Aşk operasının ilk gösterimi, 2000 yılı Ağustos ayında Salzbourg'da, Peter Sellars'ın sahnelemesi, Kent Nagano'nun müziksel yönetimi ve Georges Tsypin'in dekorlarıyla gerçekleştirildi. Clémence rolünü Dawn Upshaw, Jaufré Rudel'i Dwayne Croft, Gezgin rolünüyse Dagmar Peckova üstlendi.

    Gérard Mortier yönetimindeki Salzbourg Festivali'nin, Jean-Pierre Brossmann yönetimindeki Théâtre du Châtelet'nin ve Santa Fe Operası'nın ortak yapımı olan opera, 2001 Ekim ayında Fransa'da sahnelendi; 2002 Temmuz'unda da ABD'de izlenebilecek.

    Uzaktan Aşk operasının librettosunda, Maalouf, amacına ulaşamadan yitip giden bir sanatçı yaşamının eğretilemesini sunarken, yolculuk, sürgün, Tanrı, kimlik ve aidiyet izlekleri çevresinde biçimlenen ve yine Batı'dan Doğu'ya uzanan o dokunaklı aşk ve ölüm masallarından birini anlatıyor.
    Çeviren : Samih Rifat
    Yapı Kredi Yayınları YOLLARIN BAŞLANGICI
    Göçenler, kalanlar, tartışmalar, aşklar, söylenceler, din değiştirmeler, küskünlükler, bağışlamalar, gerçek insanlar...

    Yazar annesinden aldığı, titizlikle saklanmış aile belgeleriyle dolu bir bavuldan hareketle kendi ailesinin olduğu kadar insanlığın da yakın geçmişine ışık tutuyor. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu ve Atatürk'e ilişkin çok ilgi çekici yorumlar da içeren kitapta iki kahraman öne çıkıyor: Maalof'un dedesi Butros ve dedesinin kardeşi Cebrail.

    İki kardeşin yazışmalarından ortaya çıkarılan olay örgüsü göçebe ruhu, ülküleri, koşulları, koşullar karşısındaki farklı insan tutumlarını küçücük notlardan ya da uzun araştırmalardan aydınlığa kavuşturup Beyrut'tan Küba'ya uzak anakaraları birleştiriyor. Yolların Başlangıcı sürgündeki yazarın tek yurduna, ailesine adadığı bir aşk şarkısı.

    Çeviri: Samih Rifat - Aykut Derman
    Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık

Bilgisayar ve İnternet Suchmaschinenoptimierung mit Ranking-Hits
Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.0