Konu Etiketleri:

güneşin doğuşu resim, bingöl de güneşin doğuşu festivali ne zaman olur, hotel beritan bingöl, beritan otel bingöl, güneşn doğuşu resmi, doğu anadolu festivalleri nezaman, bingöl güneşin doğuşu festivali, karlıgüneşin doğuşu, günesin dogusuresim güzel, engüzel güneşin doğuş resimleri, günesin harika dogusu resimleri, gunesin dogusuresim,

+ Konu Cevapla
1 den 5´e kadar. Toplam 5 Sayfa bulundu

Bingöl’de Güneşin Doğuşu / Bingöl’de Güneşin Harika Doğuşu

 Turizm Gezi Tatil Türkiye Katagorisinde ve  Doğu Anadolu Bölgesi Forumunda Bulunan  Bingöl’de Güneşin Doğuşu / Bingöl’de Güneşin Harika Doğuşu Konusunu Görüntülemektesiniz.=>Bingöl, meşe ormanları, gür su kaynakları, termal suları açısından zengin bir kent. Güneşin doğuşu, Himalayalar ve Alp dağlarındaki kadar güzel ...

  1. #1
    Admin Duru - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Nov 2008
    Mesajlar
    24.062
    Tecrübe Puanı
    28


    Tanımlı Bingöl’de Güneşin Doğuşu / Bingöl’de Güneşin Harika Doğuşu







    Bingöl, meşe ormanları, gür su kaynakları, termal suları açısından zengin bir kent. Güneşin doğuşu, Himalayalar ve Alp dağlarındaki kadar güzel izlenebiliyor buradan. Ama, bir yüzen adası var, dünyadaki benzerlerinin en güzeli.



    Ben, gamlı, donuk kış güneşi, / Çıplak dallarda, sessiz dinleniyordum, / Köyleri, yolları, dağı taşı/ Isıtıyor, avutuyordum./ Bir köy gördüm ta uzaktan, /Dağlar ardında kalmış bilmezsiniz, / Kar örtmüş, göremezsiniz karanlıktan / Yalnızlıkta üşür üşür de çaresiz.

    Türk Edebiyatının büyük ismi Ceyhun Atıf Kansu, belki de yaşamındaki en acı ve çaresiz olayı bu dizelerle anlatmaya çalışmıştı. Askerliğini Bingöl’ün bir dağ köyünde yedek subay olarak yapmıştı. Asıl mesleği çocuk doktorluğuydu. Karlı bir kış gününde şairin bulunduğu köyde kızamık salgını baş göstermiş ve bir gün içinde tam yirmi üç çocuk ölmüştü. Yan yana dizilen küçük cansız bedenler şair doktoru dayanılmaz acılara itmiş, yaşanan trajedi dizelerinde şöyle devam etmişti.

    Ben gördüm bu köyü, damlarının altında, / Çocukları kızamuk döküyor. / Gözleri, göğüsleri, yüzleri, ah bırakılmış tarla, /Gelincikler arasından öyle masum bakıyor.

    Bir doktorun çaresizliğinde ve şair bir ruhun kederli dizelerinde belki de hayat bulacaktı bu yirmi üç küçük ölüm. Ama öyle olmadı. Bingöl, bir kapalı kutu gibi açılmadı, kenarda bir yerde kaderine terk edilip bırakıldı öylece.

    Habersiz hepsi, kızamuktan ve ölümden, / Kirli yüzlerinde açan ölümden habersiz. / Alilerin kızı Emine’yi gördüm, / Öldü…Yusufların Kadir öldü, emmisinin Durdu öldü. / İkindiye doğru evlerine vardım, / Gördüm Döne öldü, Ali öldü, Dudu öldü. / Bir saydım yirmi üç çocuk / Ah,Güllü Güllü Gülizar öldü.



    Günümüzde de Bingöl adı terörle birlikte anılıyordu. Her gün yüreğimize düşen kor ateşin büyükçe alevleri ne yazık ki bu kentten de yükseliyor. Ve Bingöl, gidilmeyen, dinlenmeyen, sevilmeyen bir kent değil adeta bir köy gibi öyle uzaklarda bir başına bekliyordu. Hala, şairin yüreğini sızlatan köyden farksız bir kent gibiydi Bingöl.

    Geçtiğimiz günlerde Bingöl'de yapılan "Güneşin Doğuşu Festivaline" bir çok basın mensubu davet edildi. Amaç, Bingöl'ün gerçek yüzünün tanıtımıydı. Ve konuklar gördüler ki, halk olanları desteklemiyor. Tek istekleri barış içinde yaşamak. Eşit koşullardan faydalanmak istiyorlar. Çalışıp üretmek, okumak, özgür bir birey olarak ayaklarının üzerinde durmak istiyorlar. Devletin yaptırdığı bir okul yıkılıp çocuklarına mezar olmasın gibi masum, insana özgü istekleri var. Geçmişe bir sünger çekip, gelecek güzel günlere yelken açmak istiyorlar.
    ve bütün bunları, Bingöl'ü trurizme açarak gerçekleştirebileceklerine de inanıyorlar.

    Kentin bu makus talihini değiştirmek isteyen ve çalışan insanlar kolları sıvayıp önce, “Yaşam İçin Sivil Toplum Derneğini” kurmuşlar. Sahip olduklarının farkındalar. İlin turizm olanaklarını görmüşler. Dernek yetkilileri İbrahim ve Mahmut Duyankara ile diğer yetkililer,basın mensupları ve turizmcileriş “Karlıova Güneşin Doğuşu Festivaline”davet edip ağırladılar.

    Bingöl, Fırat havzasının üst tarafında, verimli ovalar, zengin dağlar, gürül gürül akan suların memleketidir. Doğa ve Kültür turizminde inanılmaz olanaklara sahip bir kenttir. İnsanı, sevecen ve sabırlıdır. Kahır çekmesini bilen, acının izlerini silmeyi başaran insanlar yaşar Bingöl'de.

    Gördü kış güneşi, gamlı ve donuk / Daldı oğlanlar, çiçekti kızlar, öldü. / Gamlı türkümle tepeden aşağı bıraktım, / Bıraktım kendimi düşesiye, ölesiye. / Bu acıdan sonra nasıl doğacaktım. / Nasıl dönecektim aynı köye?/ İniyor ve kar altında örtüyordum, / Bu çocukları, bu habersiz çocukları, /Görmediniz, anlatamam, ürperiyorum, / Bir şey demek için açılmıştı dudakları.

    Bingöl isminin Evliya Çelebi’ye ait olan hikayesi en çok bilinenidir. Bir avcı öldürdüğü kuşu yıkamak için suya daldırınca kuş canlanıp uçar. Avcı, bir müddet sonra suyun ab-ı hayat olduğunu anlayıp ölümsüzlüğe erişmek amacıyla aynı gölden su içmek ister. Ama, bir anda kaynağın bin parçaya bölünerek çoğalmasından, hangisi olduğunu anlayamaz. Çok bilinen bu hikayenin Bingöl’e yakışan tarafı, sahip olduğu bakirliğidir. Yoksa, Bingöl’ün ilk isminin temiz su anlamına gelen Cebel-cur olduğu, söylenerek Çapakçur’a dönüştüğü, “göller bölgesi” anlamında “Mingöl” olarak da anıldığını biliyoruz. Hatta, avcı hikayesinde ki avcının yerine Büyük İskender’in adının geçtiği kayıtlar da vardır.



    Davetliler,Bingöl'de üç gün geçirdiler. Festivalin amacı, yöreyi ve güzelliklerini abartısız göstermekti. Bu şehrin bakir coğrafyasında, umudun tohumlarını turizmin bereketine serpiyorlardı. Başarılırmıdı? Başarı, bu kadar muhteşem ve saf bir doğada olmayacak da nerede olacaktı? Neler yapılmazdı bu kirlenmemiş su kaynaklarında, bitki ve hayvan çeşitliliğinde. Barındırdığı göçer kimlik kültürü başlı başına bir zenginlikti turizm için. Karlıova’da güneşin doğuşunu seyretmek, termal sularda yıkanmak, hepsi ayrı ayrı birer destinasyondu. Doğanın kucağında kısa bir mola, insan ruhuna nasıl bir dingillik katmazdı ki. Mağaralarında gezmek, henüz bilimsel bir araştırma yapılmadığından gün yüzüne çıkartılmamış Urartu Antik Yolunun izlerini sürmek hangi doğa ve kültür turizmi aşığını mutlu etmezdi? Ya küresel ısınmaya rağmen hala lapa lapa yağan kar, yüksek tepeler, ve dünyada bulunan yüzen adaların en güzel örneği olan Yüzen Adasıyla turizmi çeşitlendirmede neler yapılamazdı bu yörede? Ceyhun Atıf Kansu, “Kızamuk Ağıdı” adını verdiği şiirini uzun uzun yazdıktan sonra, şu dizelerle devam eder;

    Ah, ben gamlı kış güneşi, aydınlığın / Bütün suçlarını kalbimde taşırım. / Görerek ah, görerek, bilerek bir yığın / Karanlık gündüzün üstünde yaşarım.

    Dernek yetkilileri, misafirlerini bir gece de, ay ışığında, doğanın koynunda yatırdılar. Basın mensupları ve turizmciler yaklaşık üç saat süren bir yolculukla, taşlı topraklı bir yoldan uçsuz bucaksız Bingöl Ova’larını aştılar. Tepelerin ardında 3200 metre yükseklikte kurulu olan çadırlara ulaştılar önce. Ay ışığının aydınlattığı ovanın bir kıyısında, yüksekçe bir tepenin eteğinde yakılmış büyük ateşlerin çevresinde tatlı sohbetlere daldılar. Kütüklerin üzerine oturtulmuş kocaman tencerelerde pişirilen eti ve pilavı yaramaz çocuk sabırsızlığıyla beklediler. Köz kokulu çaylarla ısınmaya çalıştılar. Bingöl’lüler, çevrelerinde yüzlerce kişilik halaylarla türkü söylüyorlardı. Her dilden söyleniyordu türküler, ama müziğin evrensel dilinde bütün gönüllerde kabul görüyordu o gece.

    Her mevsim dolanıp geldiğinde bu köye /Gücük ayda, kar örtülü bu ovada / Utancımdan, hıncımdan yaş dökerek böyle, /Gamlı ve perişan asılı duracağım havada.

    Gündüz yaşanan 43 derecelik sıcaklıktan sonra, Karlıova Dağlarının eteğinde saatler geçtikçe ısı düşmeye ve çevre halkıyla birlikte gelen misafirler de battaniyelere sarılıp bir birlerine benzemeye başladılar. Ay, gece boyunca onları hiç terk etmedi. Her kes biliyordu, inanılmaz derecede ıssız olan bu tepelerin aralarında Beritan Aşiretinin çileli yaşamlarına ait obalar kuruluydu her gece olduğu gibi bu gece de. Bu duygu, Bingöl’ün soğuk sularından içen, dağ rüzgarlarıyla üşüyen, kızgın güneşi altında ter döken büyük kentin yorgun bedenlerine, doğanın inanılmaz enerjisini ve cesaretini yükledi. Geldikleri büyük şehrin, asfaltından yansıyan sıcağından, çaresizlikle katlandıkları gürültüsünden, bir beton tabuta dönüşüp korku salan yapılaşmasından arınıp bütünleştiler o gece doğayla. Ve insanın nereden geldiğini ve ne kadar acımasız bir yolu kat ettiğini gördüler. Bingöl, ara ara kalkıp gidilecek bir umut, insan olduğumuzu hatırlatacak bir liman olabilirdi hepimiz için. Mutlaka böyle olmalı ve bu şekilde korunmalıydı. Şair, mısralarını şöyle noktalamış;

    İkindiye doğru bırakıp kendimi /Bu küçük mezarların üstüne, / Bilmeyeceksiniz perişan çaresiz halimi, / Gül diyeceğim, gül dereceğim, gül üstüne, / Yol kıyısında yirmi üç çocuğun mezarı. / Ah diyeceğim, ah dökeceğim yol üstüne.

    Hiçbir yapılaşmanın bulunmadığı yaylada, gecenin ortasında, saat üç sıralarında çadırlarda uyuklayanlar da halayla yorulanlar da neşeyle yine battaniyelerine sarınıp, yaklaşık 100/150 metre yüksekliğindeki dik tepeyi tırmanmaya başladılar. Yürüyenlere ay da eşilk ediyordu. Ayaklarının altındaki bakir toprak bedenlerine bir enerji katıyordu. Tepe aşıldığında, henüz güneş dağların ardından sadece ışıklarıyla bir kızıllık yaratmışken, aşağıda ovanın irili ufaklı gölleri karşıladı onları. Volkanik bir bölge olan Bingöl Tepelerindeki irili ufaklı taşlarla kimisi kendisine harçsız sıvasız kulübecikler ördü. Kimisi de battaniyesine sarınıp mor, pembe, beyaz renkli çiçeklerle kaplı (Temmuz ayı sonu olmasına rağmen) toprağın bağrına uzanıverdi. Ve yüzlerce insan, neşeli bir birliktelikle tan vaktinde Bingöl Karlıdere tepelerinden güneşle buluşmayı heyecanla beklemeye başladılar.


    Grup, bir gün önce de Solhan’da ki Yüzen Ada’ya gitmiş, dünyadada ki örneklerinin en iyisi olan bu suyun ve toprağın birlikte var ettiği güzelliğe hayran kalmışlardı. Ama, güneşin doğduğu tepede bir başka şey vardı. Doğa ve insanın uyumlu birlikteliği. Bu birliktelik adeta bir umuda yolculuk yaptırmıştı her kese. Dünya, bu yayla kadar küçülse ve insanlar doğayla ve birbirleriyle böyle uyumlu olabilselerdi bu günkünden daha kötü bir yerlerde mi olurlardı acaba?

    Güneşin doğuşu bu defa usta şairin dizelerindeki hüznü barındırmadan şehirden gelenlere çok şeyler anlattı bu bir gecelik organizasyonla.

    Bingöl, bir doğa merkezi olabilecek özelliklere sahip bir kentti. Bozulmadan kalabilmeyi becerebilirse her kes için gidilip görülmesi gereken yerler sıralamasına girebilirdi. Meşe Palamudu ormanları yeşilin değişik dokusuna iyi bir örnekti. Halk türkülerine hayat veren turnaların memleketiydi Bingöl. Küreselleşmenin sersemlettiği konuklar, Temmuz sonunda, vadide gördükleri küçük kar birikintileriyle umutsuzluklarına küçük bir umut penceresi araladılar. Uçsuz bucaksız ovaların sarı çiçekleri Mayıs ayı için önemli ipuçları verdi. Bingöl doğaldı ve bu kapalı kutu henüz bozulmamış, kendisini olduğu gibi korumuştu.

    Ben de, Bingöl’ün bir dağ köyünde doğmuştum. Orayı, uzaklardan ama yüreğimin içinde hissederek yaşamıştım. Gitmesek de görmesek de o yer bizim yerimizdir demeden sessizce izlemiş bazen aynı sessizlikte anlatmaya çalışmıştım. Üç gün için olsa da tekrar gidip gördüm. Bir turizmciydim. Büyük bir zenginlik içinde yaratılan yoksulluğun istenirse yenilebileceğini gördüm. Ümitlendim. Ama, çok dikkatli davranılması gerekiyordu. Yanlış yapılacak bir turizm hareketi, kenti bir felaketin eşiğine getirebilir ve son umut kalesi elden çıkabilirdi. En az elli sene sonrası görülerek yapılacak planlamalarla turizme açılması halinde bu makus talih değişebilecekti. Bingöl, Mas turizmi için uygun bir kent değildi. Asfalt yollar, termal kaynaklarda yapılacak büyük oteller geriye dönüşü olmayan kayıplar yaratabilirdi. Kesinlikle bir doğa merkezi olmalıydı Bingöl. Kültür turizmine açılabilmesi için de öncelikle bir takım Arkeolojik çalışmalar yapılmalıydı. Ama fazla aceleci davranıp zayiat yaratılmadan yapılmasında da fayda olacaktı.

    Üç günlük gezi adeta bir kentin umut yolculuğuna dönüşmüştü. Bingöl’e doğacak güneşin, Karlıova tepelerinden izlenecek günlerin umuduyla indim 3250 metrelik yükseklikten aşağılara. Ve, büyük usta Ceyhun Atıf Kansu’nun içimizi acıtan şiiri sonrasında Bayburtlu şair Kemalettin Kamu’nun dizeleriyle bitirmeliydim bu yazıyı. Yıllar öncesinde kaleme aldığı ünlü “Bingöl Çobanları" şiiriyle. Beritan Çobanlarının sıcak sohbetlerine, meşakkatli hayatlarına ve Bingöl’le ilgili gelecek günlere bir gönderme olsun bu dizeler. Ve bundan sonraki şairler, Bingöl'ü buram buram mutluluk kokan dizelerle anlatsınlar.

    Nasıl yaşadığından, ne içip yediğinden, / Çıngırak seslerinin dağlara dediğinden / Anlattı uzun uzun./ Şehrin uğultusundan usanmış ruhumuzun / Nadir duyabildiği taze bir heyecanla, /Karıştım o gün bugün bu zavallı çobanla / Bingöl yaylalarının mavi dumanlarına, /Gönlümü yayla yaptım Bingöl çobanlarına.


  2. #2
    Junior Member
    Üyelik Tarihi
    Oct 2009
    Mesajlar
    2
    Tecrübe Puanı
    0


    Tanımlı Ce: Bingöl’de Güneşin Doğuşu / Bingöl’de Güneşin Harika Doğuşu





    Tesekkürler Arkadasim...

  3. #3
    Admin Almira - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    13.955
    Tecrübe Puanı
    17


    Tanımlı Ce: Bingöl’de Güneşin Doğuşu / Bingöl’de Güneşin Harika Doğuşu





    Üyeler Görebilir ]

  4. #4
    Admin Almira - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    13.955
    Tecrübe Puanı
    17


    Tanımlı Ce: Bingöl’de Güneşin Doğuşu / Bingöl’de Güneşin Harika Doğuşu





    Üyeler Görebilir ]

  5. #5
    Junior Member
    Üyelik Tarihi
    Feb 2012
    Mesajlar
    8
    Tecrübe Puanı
    0


    Tanımlı Ce: Bingöl’de Güneşin Doğuşu / Bingöl’de Güneşin Harika Doğuşu





    Harika Harika başka nediyebilirim......

Bilgisayar ve İnternet Suchmaschinenoptimierung mit Ranking-Hits
Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.0