KARDEŞİM KONGUR (1)
Bedreddin MEHMEDOV (2)
[NOT: Bu yazıTürk Kültürü Dergisinin 358. sayısında (Şubat 1993
s. 38-50) yayımlanmış olup aralarında bazı farklar bulunabilir. Ç. P.]
"Toprak örtüldüğü zaman yürek de sakinleşir." sözü doğru değilmiş. Benim yüreğim sakinleşmiyor. Yenidendöne döne kavruluyor
küt küt çarpıyor. Dünyada nefes aldığım sürece sakinleşecek gibi de değil. Akranım olmaktan öte
kardeşim
arkadaşım olan bir insanı ahrete yolcu ettikten sonra bu dünyada huzur içinde olacağım söylense
kat'iyen inanmam...
Kazakistan toprağındanAlma Ata'dan dönüşüm üç aya yaklaşıyor
ama bu konuda yazmağa elim varmıyor. Birdenbire oluveren bu işe inanasım gelmiyor. Acılar içinde yarasını yalayan yabanî hayvanlar gibi
eski güzel hatıraları yeniden yâd ederek biraz teselli buluyorum.
Misafir odasına cesaret edemedim de
Oturtmuştum baş köşeye.
Misafir odasında ben kaldım
Sen gittin gerçek yere.
Budapeşte Üniversitesi ProfesörüTürk lehçeleri üzerine araştırmalar yapan ve dünya çapında tanınmış bir âlim olan Macar Yazarlar Birliği Üyesi İştvan Mandoki Kongur
bundan aItı yıl önce 1986 Nisanının son günlerinde
Dağıstan'a ilk kez misafir olarak geldi. O zaman kırk iki yaşında olan bu Kıpçak âlimi
Kumuk ve Nogayların dilini
tarihini ve kültürünü yakından öğenmek için geldiğini söylemişti:
"-Dağıstan'a benyalnız misafir olarak değil
aynı zamanda
uzak ata yurdunu özleyen bir kişi olarak geldim." dedi Kongur. "Bizim ata babalarımız buralarda
dalgalı Hazar denizi ile sarp Kafkas dağları arasındaki düzlüklerde ömür sürmüş. Sizin bana âşina olan düzlüklerinizin yeli
bana onların at kişnemelerini
nal seslerini ulaştırıyor. Ben size Karaçaydan
Malkardan dolaşıp geldim. Onlar da benim öz kardeşlerim. Orada da beni çok iyi karşıladılar. Ama yüreğim beni buraya
Kumuk Yurduna doğru çekiyordu. Her adımım size doğru geliyordu."
Biz ilk olarak bir yazarın davetinde tanışmıştık. Ben Kumuklarda misafir ağırlamak istemeyen bir kimseye hiç rastlamadım. Allah nasip etti de Kongur adlı misafir bizim evimizi şerefIendirdi.
"Adı da Kumuk sözüne benziyor.'' diye düşündüm ve manasını sordum:
-''Kara da değilkızıl da değil; alacalı." dedi misafirim
tertemiz Kumukçayla: ''Kongur at
kongur ögüz
kongur kuş."
Kıpçak Iehçesinde bu kelimenin ikinci manası ''sert'' de değil''yumuşak'' da değil; ''sakin'' demekmiş. Yeni kardeşime bu adı verenlerin yanılmadığını
kendisinin adına nasıl benzediğini sonraları anladım. Onun şahsiyetinde canlılık da
sabır da
tevazu da
güzellik de vardı. Ben onun her sözünde
bizim tarafa doğru büyük bir hasretle çırpınan arzu dalgalarını hissettim.
Önceleri Kongur'un sorularına verdiğim cevaplar doyurucu olsun diyealışageldiğimiz şekilde
her şeyi ona Rusça anlatmaya kalkmıştım. O
benim sözlerimi ikide bir kesti ve ''Ben senin Kumukçana en az yedi yüz yıldan beri hasretim. Mümkünse ana dilimizi bozmadan konuşalım." diye gülümsedi. Konuşma dili ile veciz bir lisanla konuşmak bir; ilim isteyen konularda edebî dilde konuşabilmek iki; çok geçmedi
biz onun her iki sahada da ne kadar kabiliyetli olduğunu gördük. Önceden sözleşip
Kongur'u
Dağıstan Üniversitesinde okuyan Kumuk gençlerinin yanına
Cangişi Cangişiyev'in dersine götürdüm
Orada öğencilerden başka
Dağıstan Dilleri Bölümü Başkanı Prof. R. Haydarov
filoloji ilimleri doçenti Salav Aliyev ve daha başka hocalar da vardı. Kumuk Iehçesi ağızları dersinin ikinci yarısını misafirimiz Mandoki Kongur idare etti. Bu dil âliminin
Kıpçak Iehçesinin köklerini
kopuzun tellerinden nağmeler dökülür gibi anlatan sözleri ile Kumuk gençlerinin soruları bir araya gelince
derste kimin Kıpçak
kimin Kumuk olduğu unutulmuştu:
"-Dilimizi unutsak da adımızı korumuşuz." dedi Kongur. BizdeMacaristan'da iki bölge var: Büyük Kıpçak
Küçük Kıpçak. Her birinde üçer boy var. Bizim soyumuzun adı Kongur. Soy bakımından biz Kumanız. Büyük Kuman
Küçük Kuman diye de söyleniyor. Hazar denizi kıyısındaki düzlükten biz
13. asırda ayrılmışız
Batuhan'ın seferleriyle. Şimdiki Macaristan toprağını ikinci vatan edindik. Bizim sayımız iki yüz bine ulaşıyor."
Atalarımızdan gelen âdete göre misafirimizecanının ne istediğini
ona nasıl hizmet edebileceğimizi sordum. Kongur
ilk önce Kumuk yurdunu ve Nogay bozkırlarını görmek istedi. Daha önceki gün Targu'ya gitmiştik. Bu sefer Kazanış'a doğru yola çıktık. Yol boyunca eski sırdaşlar gibi sohbete daldık. Ana diline bu kadar derin sevgiyi nasıl oldu da muhafaza edebildi diye soruyorum:
"-Aklım erdiğinden beriana dilimin sesleri bana
ayrı ayrı kelimelerden
sözIerden
eski şarkılardan ulaştı. Çocukluğumdan beri Kıpçak soyunun güçlü soylardan olduğunu işitiyordum. 'Macarların en meşhur boyları Kıpçaklardır.' diye söylerdi babam. Altı yaşımda okula başladım. Benimle aynı sırada oturan
şehirden gelen bir doktor çocuğu vardı. İkimiz de birbirimizden geri kalmasak da o beni çekemez
Macarları üstün gördüğünü söylerdi. 'Yok' diyordum ben
'Kıpçaklar da kötü halk değil. Pek çok zorluk içinden geçerek çelikleşmiş; dayanıklı
kuvvetli
gururlu bir halk.' İçimden düşünüyorum: Biz Kıpçak isek
niye Kıpçağız? Niye Macar değiliz? Bizi kim ayırmış? Aramızda ne fark var?
"Böyle sorular beni her gün yiyip bitiriyordu. Bir taraftan yedi ceddimin ahlâkınıâdetini terk etmeden yaşayıp gelen babamın sözleri
öbür tarafta aynı sırada oturduğumuz Macar arkadaşımın kendini beğenmiş sözleri... İki ateş arasındaydım...
Üçüncü sınıfta tarih dersleri başladı. Yüreğimde gizlenen hasret birden bire keskinleşti: Kıpçak dilimiz neredeydi? Derslerden aldıklarım yetmedi; dışarıdan aldığım eski kitaplar hakkında yazılanları gece gündüz demeden okudum. 'Kıpçak dili ölmemişeski eserlerde
kitaplarda muhafaza edilmiş. Bu dille konuşan halklar da var: Kumuklar
Balkarlar
Karçaylar
Tatarlar
Kazaklar ve başkaları.' diyordu hocalarım. Öyleyse öğenecek yerler varmış! Bunlardan hangisi olursa olsun birini öğrensem
ben hakiki Kıpçak olacağım düşüncesine vardım. Ama kimden
nasıl öğreneceğim? Nereden başlayayım? Yeniden düşüncelere daldım.
"Benim doğduğum Karsak denen küçük şehir bizim bölgeninBüyük Kıpçak'ın ortası oluyor. Bizim yakınlarımızda
o zaman Sovyet askerleri çalışırdı. Askerler
subaylar
ihtiyaçları için şehre gelip gidiyorlar. Onlardan birini izleyeyim
bakayım düşüncesine kapıldım. Okulda Rusçayı az da olsa öğenmiştik. Utana sıkıla da olsa bir şoförle tanıştım. Kırım Tatarlarındandı
adı da Ferzil. Haftada iki üç defa buluşuyoruz. Maksadımı öğrendiği zaman o da benden hoşlandı ve birbirimize ısınıverdik. Dersten çıkar çıkmaz büyük mağazanın önüne koşuyorum. Yüreğim ise benim önümden uçuyor: 'Ferzil'im
nerdesin benim Ferzil'im!' Sekiz ay içinde konuşmayı öğendim. Ne kadar şanslı bir gencim ki Kıpçakça konuşuyorum. Okulda bir kelime öğrensem
Ferzil'den beş altı kelime öğreniyorum. On altı ay sonra
evine dönme vakti geldiğinde
Ferzil dostum beni Baytursun adlı genç bir Kazakla tanıştırdı. Beni ona emanet etti desem daha doğru olur: 'Sen bu çocuğu kovma!' dedi Baytursun'a: 'Bu asil çocuk
bizim soyumuzdan'. Sonraları Baytursun bana Kazakça okul kitapları gönderdi
altıncı sınıflar için.
Dünyaca tanınmış Profesör Nemeth bizim yurdumuzdanKarsaklı. Lisenin birinci sınıfında okurken onunla tanıştım. Kitap çok
yalnız hangisi gerçeği söylüyor? Hangisine inanayım? O
beni gerçek yola ulaştırmağa çalıştı. Âlimin nasihatlarını dinliyorum
okuyorum
öğreniyorum. Ama ne yaparsın
canım doysa da gönlüm doymuyor: Hakikatten uzaktayım..."
Atlıboyun'un yeşeren kadife eteğinde otlayan iki at gören Kongurüzengilere basarak yarı ayakta duran süvari gibi şöyle bir doğruldu. "Orada
Atlıboyun denen yer Kumuk yurdu imiş." diyorum Kongur'a. "Halk düzlüğe doğru göçünce
arkada eski kabirleri; aşağıda
özde
kurumayan pınarları kalmış. Göçürülemeyen iki şey: pınar ve kabirler...''
"-Ana dili de öyleonlara benzer." dedi Kongur. Dilin kökünü göçürmek mümkün değildi. Mümkün olsa da
o aşağıdaki pınar gibi: kendini beğenmiş kişiler hatırlamasa da
onun kökü kurumuyor...
Karşıda otlayan atlar neyi hatırlattıysaKongur
kendini yaralayan konuyu şöyle anlattı:
"-Bizde atlaryılkılar korunmuş. At oynatamayan Kıpçak hiç yok gibi. Eskiden binek olarak tutuyor idiysek de
şimdi işe de koşuyoruz. Lisede okurken atlar üzerinde uzmanlaşmak için zooloji fakültesinde okuyarak yeni bir at soyu geliştirmek gibi bir idealim vardı. Belki de bendeki bu ideali doğuran istek
bana
at üstünde büyüyüp
atım öleceğine ben kendim öleyim diyegelen atalarımızdan miras kalmıştır
kim bilir? Bizde
Macaristan'da aslî olarak iki at cinsi var: görünüşü güzel
boylu poslu
uzun bacaklı
Kafkas atlarına benzeyen İngiliz soyu ve göze hoş görünmeyen
ama bin kilometrelik yolu aksamadan
tökezlemeden
yorulmadan alan yassı tırnaklı
alçak boylu soy. Ben bu iki at cinsini birleştirip günümüze uygun yeni bir at cinsi çıkarmak istiyordum. Hem güzel hem de dayanıklı olsun istiyordum...
Zoolog mu olayımTürkolog mu? Babamdan sordum. 'Biz Kıpçaklarız. At üstünde doğmuşuz.' dedi babam; 'At
murat diye bir söz de var. At güzel. Ana dilin ondan daha fazla. Sen on sekizine girdin. Kendin düşün
kendin karar ver.' Düşündüm ve karar verdim: 'At böyle bizim elimizde. Onun önünü alacak olanlar da yasaklar. Gel sen unutulan ana dilimizin köklerini araştır
bütün halkımızı sevindir!' dedim kendime...''
Kongur her attığı adımı ve her duruşu ile kendi halkından başka halkları da sevindirmek için doğmuş bir insan idi. Onun yüreğindeki hassasiyetana diline olan tutkusu; hasretinin ne kadar güçlü
arzusunun ne kadar büyük olduğunu gösteriyordu.
"-Muradıma eremeden yarı yolda dizlerimin bağı çözülür de yığılıp kalır mıyım acaba?'' gibi endişelerigeleceğin âlimini profesör Nemeth'in önüne bir kere daha alıp götürür.
"-Ben tereddütte kaldım." der oNemeth'e; "Ne yapayım?"
"-Kendin bilirisin. Yüreğinin sesini dinle!" demiş profesör.
"-Siz kabul ederseniz yanınıza gelmek isterdim..."
Böylece Kongur imtihandan geçer. Nemeth onu kendi kürsüsüne kabul eder...
...Toprağın üstünü çiğneyerek akınlar geçse dealev alev ateşler yansa da
aradan yıllar geçse de yere düşen tohumun aşısı varsa
o er geç uyanır. İnsanın yüreğine düşen ülkü de bu tohuma benzer. Ülkü de nesilden nesile aktarıla gelmektedir. ''Er kişinin damarına
kırk atasının
kırk anasının kanı işler.'' derler. Bu konuda Kongur güzel söylemişti: ''Kan su gibi akıp gitmez
bir şekilde korunur. Dış görünüş
karakter
ahlâk; nesilden nesile aktarılır gider...''
Bu sözlerin doğruluğunu Kongurkendi kısa hayatı ile gösterip gitti. Şimdi bize düşen görev
onun ektiği tohumu yeşertip büyütmektir.
Onu bizgökler ağlıyormuş gibi sağanak yağışlı günlerin birinde Ala Tav'ın eteklerinde Gök Töbe denen yerde
Alma Ata'nın merkezî kabirlerine gömdük. Toplanan insanların çokluğundan
dirilerle beraber ölüler de ayağa kalkmış gibi görünüyordu.
Aziz Konguraz gelsen de tez gittin
Yoldaşını yalnız koyup ters ettin.
Bu taraflara canın kaldı hasret
Kazak toprağıyoldaşımı kabul et!
Rahat uyu Gök Töbe'nin koynunda...
Artık görevkardeşinin boynunda...
...Ör Kazanışlı yakınımız Asgerhan'ın evindeyiz1986 yılı Mayıs ayının ilk gunleri. Buradan köyün çevresi fevkalâde güzel görünüyor. Yeşermekte olan hür tarlalar
uzakta uçsuz bucaksız uzayıp giden dağlar
hür köy
hür evler
at yarıştıracak kadar geniş
hür avlular.
"-Parlak bir yaşantınız var." diyor Kongurdüşüncelere dalarak. "Bu hürriyet
yüreğinizin genişliğinden geliyor. Sizin halkınız doğuştan böyle bir halk. Engel tanımayan at gibi. Bizim atalarımız da darlık bilmemiş
uzun yaşamış. Dar insana ise
hür dünya bile zindan gibi görünür
erkin "hür" kelimesinin er gibi sağlam bir kökü oluşu da beyhude değildir..."
Cangişişöyle bir bakıp tarlaların
vadilerin
pınarların
dağların adlarını bir baştan öbür başa sayıverince
Kongur böyle adların kendilerinde de olduğunu belirtip saymaya başladı: Tallı
Terekli
Butaklı
Töbeler
Boyunbaş
Kazmalı
Belbavlu
Sarıkız...
"-Dil unutulalı beri öz adlarımız yok olmakta." diyor misafirimizendişelenerek. "Babamın adı
Şandori Mandoki Kongur. Görüyorsunuz sadece adımız korunmuş."
Sözümüz dönüp dolaşıyor yine ana diline dayanıyor. Tertemiz Kumukça konuşulan evde Kongursu salınan tarla gibi kabarıp duruyor. Köy okulunda ana dilini öğrendikten sonra yüksek okullarda ilmî bakımdan derinleşmek için çok imkân olduğunu belirterek bizim gençleri şanslı sayıyor
hevesli hevesli konuşmaya devam ediyordu.
Üniversitede misafirlerin düşüncelerini yazdıkları deftere KongurKumuk Türkçesiyle şunları yazmıştı: ''Gençleri; ana dilini
kültürünü
tarihini
böylesine büyük bir arzu ile öğrenen bir millet hiç bir zaman ölmez.''
"-Kıpçak Türkçesineşimdiki Türk kavimlerinden hangisinin dili daha yakın?" diye soruyorum Kongur'a. O
kendi üslûbuyla sayıyor: Kumuk
Karaçay
Balkar; daha sonra Kırım Tatarlarının doğu diyalekti
Karayim
Kıpçak Yahudileri
Nogay
Karakalpak
Kazak
Kazan Tatarları
Başkırt
Kırgız Türkçeleri."
"-Macaristan'da Kıpçak Türkçesiyle konuşanlar çok mu?"
"-Bizim dilimiz yüz yıllar önce unutulmuşKıpçak Türkçesiyle konuşan son kişi
dünyadan 1804 yılında ayrılmış. Diyalekt sözleri korunmuş. Eski yırlar (4)
masallar
deyişler
yazma eserlerde yaşıyor. Fakat konuşamasalar da
bizim halkımız
ana dilinin köklerine pek hasret... Şimdi okuldan
gençlerden başlayarak öz dilimizin tohumlarını ekme
onu yeniden yükseltme arzumuz var. 1-10 arası sınıflar için Kumuk Türkçesiyle yazılmış ders kitaplarından
okuma kitaplarından
eğitim enstitülerinde basılmış müfredata uygun kitaplardan elde edeceğimiz başarı
bu işimizi görecek. Öte yandan bizim dostluğumuzun
bu arzumuzun kanallarını pekiştireceğine inanıyorum.
Bizden her gidişinde Kongur'un en ağır yükü Kumuk kitapları oluyordu. O; Abdülhakim'denCangişi'den
benden pek çok kitap topladı. Bizzat ben
Moskova'ya gidip
ona kaç kere kitapIar
sözlükler gönderdim. Şimdi biraz yollar açıldı; ama o yıllarda münasebet kurmak zordu. Kongur bana kaç tane mektup yazmış
ben birini bile alamadım. Bana göndereceği bir kitabı veya başka bir hediyesi olduğunda Kongur
bizden Macaristan'a giden kişilerle gönderirdi.
"-Ak Şehir'in engelleri büyükbizim atlarımızın toplanmasına imkân vermiyor. 'Dağıstan seni kabul etmek istemiyor.' diyerek beni kaç kere aldattı." diye endişeleniyordu. Bense: "Şeytanlar meleklerden
her zaman daha çok olmuştur
kardeşim Kongur. Bu devran böyle gitmez." diye
yarı şaka yarı ciddi onun gönlünü almaya çalışıyordum...
"-Ne düşünüyorsun?" diye soruyorum Kongur'a.
"-Atalarımızı düşünüyorum." diyor o. "Biz zenginlik ararken dilimizi sattık. Altın ararken avcumuzun içindeki paha biçilmez hazinemiziana dilimizi kaybettik...
Her iki sözün birinde Kongur bu tür seyahatlerin kısa olduğunubir dahaki sefer söyleşmeye doyamazsa
doyuncaya kadar kaIma arzusunda olduğunu heyecanla dile getirirdi. "Yüz işitme
bir gör.'' derler Macaristan'da. Ben Dağıstan'ı az da olsa gördüm. Kumuk köylerinde
Nogay stepIerinde
Derbent'te
Kubaçi'de bulundum. Az gördüysem de çok işittim. Halkını koruyan
ana diline hürmet eden yazarlar
âlimlerle tanıştım. Adı bütün dünyada anılan şair Rasul Hamzatov
âilim ve şairler İ. Asekov
S. Aliyev
C. Hangişiyev
A. H. Haciyev
daha adlarını öğrenemediğim başka dikkat çekici kişilerle dostluğum hiç sönmemecesine yanacak. Profesör Sakinat Haciyeva Hanım ile yaptığım müzakerelerin de benim için çok faydalı olacağına şüphem yok. Kumuk ülkesinde böyle derin ufuklu
akıllı hanımların olmasından şahsen ben çok gurur duyuyor
seviniyorum... Sizin tatlı diliniz
kıvrak zekânız bana çok tesir etti
ilham verdi."
BizeKongur kardeşimizin bu üslûbu ve bu tatlılığı; söylenmekle bitmeyecek asil umutlar
büyük hayaller getiriyordu...
Çıkıverip gelmiş idin
Ateş almaya gelmiş gibi.
Tutuşmadan yanacağını
Önceden bilmiş gibi
Söndürmeyelimdedin
Ana dil ateşini.
Ana dilde söylenen söz
Temizler yürek pasını...
Arkadaş olup geldin
Yalnızlığım bilmiş gibi.
Yaralı yüreğimden
Parça almaya gelmiş gibi.
Aklımı toplayamıyorum
Gecem gündüzgündüzüm gece...
Çalışıp öğrendiğimi
Bilemedim sen gidince.
"-Kuğu görünüşü bizim halkımız için en güzel görünüş; temizliğinhürriyetin sembolü." derdi Kongur. "Kuman kelimesinin de kuvmandan geldiği söylenir. 'Kuş tüyünden
insan dostundan tanınır.' diyor
Kıpçak ata sözlerinden birisi. Kuğu nasıl uçarsa uçsun
rengi değişmez. Size doğru
eski ata yurdumuza doğru yeni bir yol kuruldu. Bu yolu ateş basmasın dostlar; birbirimize gidip gelelim..."
Derbent'i görüp dönüyoruzManas (3) yolundayız. Kongur iki tarafa bakıp mırıldanır gibi söyleniyor:
"-Güzel yerleryüreğime işliyor. Gözüm ağlamasa da gönlüm ağlıyor... Şairlikten güzel bir şey dünyada var mı ki? Şairlik ilâhî bir kabiliyettir
gök ile münasebetli. Şu güzel dünyayı yaratan Allah
kendisi de şairdir... Âlimler ise
o başka..."
Tevazu gösterip şairliğini gizlese deşair olmayan bir kişi böyle konuşabilir mi? Kongur'un içinde bir ateş yanmıyor olsaydı
o
günümüzden yedi yüz yıl önce ata babalarının ağladıkları
güldükleri yerleri düşünür müydü? Ben arkadaşımın sevdalı sözlerinde Kıpçak atının toynağındaki gizli kıvılcımı sezdim
onun yüzünde ana dilimizin aziz ışığının parıltılarını gördüm.
"-Bugüne kadar ben yalnız yürüdüm." diyor Kongur. "Siz ise bana hürriyet verdiniz! Ben sizinle halk oldum. Her adımda bana güzellikiyilik gösterdiniz. Ben şiiri fevkalâde çok severim. İki şiir kitabım çıktı. Fakat benden güzel yazanlar var
şiir benim işim değil diyerek on on beş yıl önce bırakmıştım. Şairlik bir anlık heyecandan sonra bırakılabilecek bir iş de değil. Profesör Nemeth'in Dağıstan'dan derlediği Kumuk ve Nogay halk yırlarını
öteki Türk boylarının şifahî edebiyatından pek çok şiiri Macar diline çevirdim
hâlâ da çevirmekteyim. Buradan tekrar şair olarak dönüyorum. Ata babalarımız da böyle vasiyet etmiştir diye düşünüyorum...
"-Biz iki yüz bin kişi varız. Ben yalnız geldimama halkımın sevgisini de alıp geldim. Size iki yüz bin kere hasretmişim. İşte sizin sevginizi de alıp halkıma götürüyorum." diyordu Kongur
o seferki gidişinde.
Akşam treniyle gideceğini öğrenince biraz kederlendi: "Gece olup kalacakkaranlık olup kalacak. Güzel Kumuk beldelerini bir kere daha göremeyeceğim...''
...O gidişinden sonra KongurDağıstan'a iki kez daha geldi. Birincisi 1991 yılı güz sonunda
Nogay halk destanı Yedigey Batır bayramına çağrılması vesilesiyle; ikinci olarak da Rusya Bilimler Akademisinin Dağıstan Şubesi tarafından bu yılın Ağustos ayında bir kere daha çağırılması vesilesiyle. Bu gelişi
onun son gelişiydi...
Yedi yüz yıllık bir yol inşa edip Kongur kardeşimiz bizi ayağa kaldırmaya gelmişti; Allah'ın yazgısına karşı gelecek değilizama bize onun cenazesini kaldırmayı takdir buyurmuş...
Doğduğunoynayıp büyüdüğün
Ana vatanın Karsak...
Ata yurdun Kumuk'tur
Yolunu araştırsak.
Cenazeni biz kaldırdık
Beşiğe koydu Karsak...
Senin ölümün de ibret
Eğer ders alacaksak.
Kongur kardeşimiz gibi insanlar yüz yıldabin yılda bir gelir dünyaya. Onun hayat yolu
kitaplarda anlatılan meşakkatli yoldur: Ana dilinin temiz tohumunu ekip
tomurcuk çiçeğini kurutmadan besleyip büyütmek; ana dilinin temizliğini muhafaza etmek...
Bundan altı yıl önce Kongur ve arkadaşlarının Macaristan'da ektikleri tohum ilk meyvelerini veriyor. Onun söylediğine görebugün Büyük Kuman'da iki lisede okuyan gençler
Kumuk dili esas alınarak yazılmış okul kitaplarından
sözlüklerden ders görüyor. Budapeşte Üniversitesinin Türk Dili Bölümünde Kongur'un okutup yetiştirdiği genç âlimler bu vazifeyi üzerlerine almışlar. Bunlardan ikisi Yanoş ve Yuliya Bartna
Alma Ata'ya
Kongur için baş sağlığı dilemeye geldiler. Tertemiz Türkçe bildiklerinden onlarla ana dilimizle konuştum. "Kongur'un ardından bizim namaz kılmamız lâzım.'' dedi Yuliya
bir gözünden bin yaş döküp ağlayarak: "O bizim gözümüzü açtı. Ana dilimizi geri getirdi. Büyük dünyanın
Türk dünyasının yoluna bizi yönlendirip gitti..."
Son on yedi gün Kongur benim evimde kaldı. Yarım yamalak yapılmışadam akıllı inşa edilip de bitirilememiş yeni evlerimizde ne var ne yok demedi; benim evimi misafirimiz kendi şeçmişti. Her gün evden beraber çıkıp beraber dönerdik.
...Göz yaşım yazmama mani oluyor. Tıkanıp kalıyorum. Sakinleşemiyorum. Allah'ın yazgısından sonra benim yazdıklarımın ne önemi var!...
KöşedeAksak Bammat'ın sağlığında vasiyet ederek bıraktığı kopuz dayalı duruyor. Fevkalâde güzel yır söyleyen biriydi
Allah taksiratını affetsin
bu kopuzu kendi yapmıştı. Sabah akşam fırsat buldukça Kongur onu tıngırdatırdı.
"-Yaban kazı suretine benzeterek yapmış." diyerek o ağaç kopuzu okşardı. "İnanmıyorsan şöyle bir bak: boynubaşı
sorgucu
karnı
kuyruğu. Yaban kazı bizim soyumuzun sembolü imiş."
"-Sen bana Kumuk müziğini ne zaman öğreteceksin?" der dururdu. Nasip olmadı...
Ne kadar dinlerse dinlesino bizim yırlara doymazdı. Eşim Ravzana
ta küçük yaşlarda öğrendiği akordeonu fevkalâde güzel çalar ve çok güzel yır söyler. Kongur ona eski yırları çaldırıp söyleterek saatlerce dinlerdi. Nağmelerin tesiriyle onun kederlendiğini görünce içimden ağlardım...''Bu türkü bizde şöyle söylenir.'' diyerek
aheste aheste kendisi de Kıpçak türküleri söyler
bizim türkülerle karşılaştırırdı.
Ölümünden iki gün önce Kazanış'ın bahçesindeBayterek'te yapılan toplantıda
kopuzcu Şarav'ın verdiği ziyafetten Kongur'un duyduğu mutluluk gözümden kaçmadı. O gün işittiği yırları o
yol boyunca mırıldandı durdu. Onun fevkalâde güçlü bir hafızası vardı; anında ezberlerdi
yazıp da yorulmazdı.
Oışığı söndürmeden uyurdu. Şimdi uyudu mu acaba diye ne zaman bakacak olsam
yorganın altında ya bir sözlüğü ya da bir kitabı okur görürdüm; Kumuk kitaplarını.
"-Bugün her şeyi bırakıyoruzKongur. İstirahat edeceğiz." diyorum bir gün.
"-Yok yokçalışacağız. Biz işe geç başladık... Yola geç çıktık. Hedefimize ulaşamazsak halk affetmez. Birbirimizi tamamlamamız gerek. Bize öğretenler az. Ben kendim de size kul olup Macaristan'da hizmet edebilmeyi umuyorum. Benim için üzülmeyin. Sıra sizde. Terleyen at güzel olur. Terlemeyen
yorulmayan taydan at olmaz...
Onun için yorulmayan kalmamıştırama benim için çok zor oldu. Kongur'un at bağladığı yer
benim evimdi. Bizim yakınlar içinde onu tanımayan çok azdı. Son geldiğinde ben onu babamın kardeşi Balçar Mutuk ile
annemin kardeşleri Enverbek ve Abdülbek ile tanıştırmıştım. Bir seferinde Enverbek koyun kestiğinde Kongur
onun hayvanın derisini yüzüşüne ve etini parçalama usulüne pek büyük bir dikkatle bakarak: ''Hayvan kesme usulünü sen bizden
Kıpçaklardan mı öğrendin?'' diyerek yaptığı espiri hâlâ aklımda...
"-Biz üzengideşleriz." dedi obir gün sabah evden çıkarken: "Uyumamız benziyor
yürümemiz benziyor
yırlarımız benziyor; fikirlerimiz benzer
isimlerimiz benzer..."
Üzengideşler idik
Yürüyorduk yanaşık.
Ana dilimi aksatsam
Kızardın sen birazcık.
Üzengideşler idik
Özün gittinben kaldım.
Sen toprağa yattın
Ben top gibi ufaldım.
Bir üzengim üzüldü
Bir üzengim çözüldü...
Gemim azıya alıp
Yüreğim parçalandı...
Kongur kardeşimin bize ilk gelişinden sonra ikimiz birlikte Kumukların ve Macaristan'daki Kıpçakların ortak köklerini araştırarak bir kitap yazmağa teşebbüs ettik. Son gelişinde bu kitaba bir de ad bulmuştuk: ''Kongur Bedreddin''. Kitabın esas maksadı şuydu: Türk dünyasında yaşayan bizlergüçlü çınar ağacının kolları gibi dal budak salıp dağılsak da
bizim kökümüz birdir. Büyük felâketlerin
güçlü kasırgaların tesiriyle kopan köklerimizi birleştirmek
kopan dallarımızı toplayıp ağacımızı korumak. Bu ağacın kökünü besleyen güç ise
en başta ana dilimizdir.
''Gök Töbe'yeKazak toprağına; Kongur'un yıldırım hızıyla ulaşan acı haberini işitip Tataristan'dan
Karakalpakistan'dan
Kırgızistan'dan
Türkiye'den
Türkmenistan'dan
Özbekistan'dan ve başka yerlerden gelen kardeşlerimizin önünde; geride kalan ömrümü tüketsem de
bu kitabı yazıp bitirmek için söz verdim. Tabiî ki Allah'ın
Kongur'un yakın arkadaşlarının ve dünyada kalan kardeşlerinin yardımı ile..
Kongur kardeşimbilmediği bir sebeple
Macaristan'a gidip Karsak'ı görüp biraz rahatlayayım da geleyim diye pasaportunu da almış
hazırlanadururken
bir gün öğleden sonra
4 Ağustos idi
Abdulhakim telgraf çekti de ''Sana Macaristan'dan sıcak selâm!'' dedi. İçim cız ediverdi. Öz canından aziz gördüğü Kumuk toprağını
canı bilip geldiği gibi
burada
öylece kaldı...
Geçen yıl Yedigey Batır'a geldiğindekendisine hediye ettiğim ağaç kopuzun gövdesine yazdığım sözler
şimdi beni titretiyor:
Kıpçak atın aksamasın
Aziz kardeşim Kongur.
Tüm dünyayı dolaşıp da
Döndü Kumuk'a Kongur...
KongurCangişi ve ben Hazar denizinde yüzüyoruz. Çok güzel bir gün. Dalga yok
su sıcak. Şakalaşarak yüzüyoruz. Kongur
deniz kıyısında yaşayan halkları tek tek saydı ve "Bu bizim denizimiz. Bakınız buna Bedretdin
Cangişi; bu su
içinden ışık veriyor. Bunun eski adı Akdeniz. Karadeniz öbür tarafta. Bu Akdeniz!" diyerek deniz suyunu avucuna alıp bir kaç kere öptü.
Biz çıktıktan sonra bile o doyamıyordönüp dönüp suya dalıyordu.
Sudan çıkıp gülerek üstünü giydiği yerde hastalık tuttu...
Can sevindirerek gelmiştin
Can damarın çekildi.
Tuna'da doğduğun gün
Akdenizde son buldu.
(Akdeniz: Kumuklar Hazar Denizine Akdeniz derler)
Kendin Gök Töbe'desin
Ruhun yaşıyor Kumuk'ta.
Benim bütün varlığım
Yeşerttiğin tohumda.
Kongur kardeşimiz az konuşup çok dinlemeyi seven bir kişiydi. Onu ben sorularımlakendi yüreğine anahtar olacak samimi sözlerle konuşturmak istiyordum... Onun ağzından çıkan her kelimeyi yazamadığıma şimdi çok pişmanım. Bizim şu ihmalkârlık huyumuz: Er geç insanın dünyadan ayrılacağını aklımıza getirmeyiz. Ama insanın görüntüsü ve sesi korunsa
o insan ölmemiş gibi olur.
Yola çıkacağımız zaman yanıma aldığım kırmızı bir defterim var. Onu ben ne zaman Rusça adıyla anacak olsamher seferinde Kongur bana dürtüp: "O kelime Rusça
esdeligim (günlük) diye ana dilinde söyle!" diyerek beni düzeltirdi.
Bu defterimden aldığım yazılardan bazılarını size de okumak istiyorum. Kongur'un sözIerinikendi söylediği gibi
bir harfini dahi değiştirmeden veriyorum.
* * *
1991 Yılının Kasım ayında geldiğinde söylediklerinden
"-Budapeşte'de kaç tane köGoogle Page Rankingü var?" diye sordum Kongur'abir seferinde.
"-Büyük köGoogle Page Rankingülerden sekiz tane var." dedi o. "Niçin soruyorsun?"
"-Şimdişu andan itibaren bir büyük köGoogle Page Rankingü daha kuruldu
Budapeşte'den Kumuk ülkesine ulaşan
dedim ben."
"-Uzak yolu kısa edip geldin sen KongurBir güzel söz söylesen!"
"-Benim bütün sözlerim birdir. Bir zamanlar biz büyük bir milletmişiz: İskitler! Sonraları Dünya bizden korktu. Ama bizden korkmak gerekmez. Bizim atalarımız hiç bir halkı küçük görmemişikinci sınıf saymamış. Biz doğuştan savaşı
kanı sevmeyiz."
"-Kongur'un kılıcı kınından çıkmaz mı ki?" diyorum.
"-Biz kılıcımızı değilahlâkımızı güzelleştirerek ilerledik. Biz güç kullanmak isteseydik
bütün Dünya Türk olurdu."
"-Altın Ordu dağıldıktan sonrabizim köklerimiz söküldü
eklemlerimiz boşaldı.. dağıldık. Şimdi toplanmamız gerek.. Toplanan kökümüz kurumasın. Atlarımızın toynak izleri göl göl olsun!"
"-İki adambir evin çocukları da olsa
iki ayrı tarzda konuşur. Biz bir evin çocuklarıyız
Yedigey Batır bugün doğmadı
ama bizim kanımızda yaşıyor. Yedigey Batır
Ülker Batır... bizim zengin
derin ideallerimizi çocuklarımıza da öğretsin. Onların adlarını oğullarımıza ve onlardan doğacaklara bırakalım."
"-Dil yokmoda var
biz birbirimizi övmesek duramayız. Tarihi iyi biliyoruz
Kuban'ı
Kafkas'ı
Ural dağını da söyleriz. Az bilgimiz var
derinleşmemiz gerek. Her bir halkın zenginIiği
bilgisi sözde yatar. Siz Abdülhakim
Bedreddin
bu bakımdan çok hizmet ediyorsunuz halkınıza. Sağlığınız yerinde olsun. Asla hastalanmayın. Gençlerimizin iyiliğini
güzelliğini görelim. Yaşlıların gönlündekini alıp bize yetiştirdiğiniz için teşekkürler."
"-Çok gelmek istiyorum. Birlikte çalışmak istiyorum... Mesafe uzak değil... Fakat engeller zorluk çıkarıyorbir araya gelmemize imkân vermiyor. Siz şu anda Kumukların batırlarısınız. Bu engellere boyun eğmeyin..."
"-Kumukçayı sizden öğrendim. Zengin dilkökleri derinlerde yatıyor. Büyük bir dilek söylemek istiyorum. Söz bitmiyor. Öbür tarafta biz Kıpçaklar rahat yaşasak da tarihi unutmadık
sizi hatırladık. Bildiğimi söylüyorum. Ben yalnız değilim inşallah."
"-Avrupa; atıeğeri
özge giyimleri Asya'dan öğrendi. Biz ise atı unuttuk. Bizim öteki milletlerden aşağı kalır yanımız yok. Kumuk halkına ata binmeyi öğretmek gerek. Bize sağlık gerek. Moralimizi bozmayalım."
"-Gusarı-husarı-hasarı-hosarı-hazarı... Kaspiy deniz-Hazar denizi... Giysisimillî giyimi
hepsi de Asya'dan
bizden gitmiş Avrupa'nın."
"-Avrupa'nın cennetindenAsya'nın zindanı dahi yeğdir."
"-KumuklarKıpçaklar; biz maymunlarız. Ne zaman adam olacağız?!" Ardından şöyle devam etti: "-Olcas Süleymanov bir keresinde benim gönlümü almak isteyerek şöyle söyledi: Kongur olmasa
biz hayvan olup giderdik!"
"-Güzel sözler bizi ninnilerimiz gibi mest ediyor. Türk dilinin zenginliğine başka bir dilin zenginliği erişemez...
Gözlerimi yaşartan bir söz söylemek istiyordum... Vekil olupelçi olup yurt içinde yürüyelim... Yürüyen elçimiz yok oldu gitti... Alman
buraya 13-14 yıllarında geldi
'Kumuklar 30-40 yıl içinde yok olup gidecek
halk hesapta yok olacak.' diye yazmış. Niçin böyle yazmış
benim öğretmenim
bunu anlayamıyorum. Benim hocam Aksak Temir barlasın soyu
diye yazıyor. Niçin öyle söylemiş?! Bilmiyorum... Uzun lâfın kısası: Gençler büyüsün."
"-Birlik olsaeşitlik de olurdu. Kumuk'ta da bizdeki gibi birlik yok. Kumuk
Nogay birleşse
peteğimize bal dolmuş olurdu."
Kıpçak'ın en birinci dostu daen birinci düşmanı da kendisi
Kıpçak. Onun için biz önce kendimizi temizleyelim
gençler ana dilini bilsin. Yeniden doğalım. Düşüncemiz fikrimiz temiz olsun. Dağlılar da burada yaşasın. Onlar da bizden öğrensin
örnek alsın
bize kardeş olsun. Bize ata babamızın bırakıp gittiği değerlerin eskimediğini
ışığının sönmediğini gösterelim."
"-Ben bir süre önce bazı devletleri gördüm. Tuna'dan Çin'e kadar bir bitki ortak: Yuvşan (5). Yuvşan olan yerde Kıpçaklar yaşamış. Daha uzaklara gidince; Avusturyaİsviçre Finlandiya... Cennetin nimeti var
yuvşan yok! Yuvşan bitiyor. Yuvşan yetişmeyen yerde biz de durmuşuz. Vermut şarabı yapmak için yuvşanı onlar bizden alır. Vermut Alman dilinde yuvşan demek. Kıpçaklardan çok yiğitler öldü. Topraklan yumuşak olsun
yattıkları yer sağlam olsun. Savaştan dönen delikanlılar
sağ kalanları
yuvşan kökü ile tedavi etmişler."
"-Sabahımız akşamımıza ne çok benziyor! Şanslı halkız."
"-Korkmakorkma Bedreddin; biz ölsek de diriliriz. Biz ölümün üstündeyiz!..."
(21.11.91)
* * *
1992 Yılının Ağustos ayında geldiğinde söylediklerinden
"-Dünya edebiyatı denince ben şöyle düşünüyorum: Macaristan'ın çok güzeliyi edebiyatı var
ama dünya halkları onu tanımıyor. O çok az çevrilmiş
Kumuk edebiyatı da böyledir diye düşünüyorum. Bizim edebiyatımızı Hint-Avrupa dillerine çevirmek zor; ama onların edebiyatını bizim Türk lehçelerine güzel bir şekilde
güçlükle karşılaşmadan çevirmek mümkün. Bizim dilimiz zengin
sembollerimiz güçlü
sözümüz işlek.
Yırçı Kazak'ı dünya niçin tanımıyor? Eğer onun yırları İngiliz diline çevrilseydiondan güçlü şair olmazdı. Burada sen Shakespear'i çevirdin. Shakespear'in eserlerindeki vakalar
bizim Kumuk
Türk hayatında da geçmiş. Tabiî ki onun dramalarını söylemiyorum. Bizim edebiyatımız şairlik edebiyatı. Bizde şiir fevkalâde güçlü. Shakespear'i Türk klâsikleri ile karşılaştırdığımızda
o bizden ilerde değil. Bizde o zaman drama da tiyatro da yoktu. Yalan da yoktu. Bizim ata babalarımızın edebiyatını bir iki kişi yaratmamış; her kişi
birbirinden alarak
alış veriş ile yırlayıp (6) gelmiş. Özünden çıkarmış. Seninki değil
benimki değil; hepimizinki. Ömrümüz yırlayarak geçti. Her adımımız bir yır
bir motif işareti. Atalar sözleri ile yaşıyoruz. Bir Rus 200 söz ile yaşayabilir. Bize bin
hatta milyon söz de yetmiyor
az geliyor. Biz söyleyeceğimizi zorlanmadan söyleriz; gülerek
oynayarak
yırlayarak. Ne söylesek
yır yazar gibi duygulanarak söyleriz.
Dil bakımındanTügelbay Sadıkbekov'u
Kırgız yazarı Çıngız Aytmatov ile bir araya getirsek
deve ile at gibi. Çıngız Kırgızca yazmış olsa
öyle iyi çevrilemezdi. O
Rusça yazdığı için dünya onu tanıdı. Başka bir ifadeyle
Çıngız da bir intikam alıcı: Onun babasını komünistler öldürmemiş olsaydı
o kıpkızıl komünist olacaktı. Babasının öcünü aldı
yüksek artistik değeri
kabiliyeti ile..." (20 Ağustos 1992).
* * *
Kongur'u biz Kumuk toprağındaöz kardeşimiz gibi
tam Müslümanca gömmeye niyetlenmiştik. Ama kendi doğduğu yerden
Macaristan'dan izin çıkmadı. O
Kazakistan'a defnedildi. Bunun sebebini bana Kongur'un eşi Ongayşat anlattı; kendisi de yazar
çevirmen bir hanım; Kazak toprağında doğmuş
Macar dilini
İngiliz dilini
Türk dilini iyi biliyor. Kongur hakkında bir gazetede çıkan makalede şu satırlar var: "Kazakistan hür toprak
uçsuz bucaksız bereketli tarlalar. Kazak kızını ben çok severek aldım
bizim ata babalarımızın yaşadığı Kıpçak toprağına olan hasretimi bununla da gösterdim. Babamın
annemin kabirlerinin Tuna'nın öte yakasında olduğunu ben saklamıyorum. Ama ben kendim burada
Kazak toprağında
Kıpçak toprağında gömülmek isterdim..."
Macaristan'dan kardeşlerinin alıp getirdiği toprak ile benim Kumuk yurdundan götürdüğüm toprak ve bir kısım yuvşanAla Tav'ın eteğinde bir kabirde bir araya getirildi. Kongur kardeşimiz kendi ölümüyle üç toprağı bir araya getirmiş oldu. Onun kabrinden alıp geldiğim bir avuç Kıpçak toprağını anamın baş ucuna koydum.
Parlak suyuma kaya düştü
Kongur'um gittiKongur'um.
Gömmek gözüme kan doldurdu(7)
Kongur'um gittiKongurum.
İpek Yoluma toz doldu
Bayrak başıma kuş kondu
Kongur'um gittiKongur'um.
Sürülerimyılkım bölündü
Kıpçak aygırım süründü
Kongur'um gittiKongur'um.
Ağaç kopuzum düzen tutmuyor
Bakır konguravım (8) söylemiyor
Kongur'um gittiKongur'um.
Han köGoogle Page Rankingümü su aldı
Azı dişlerim ufaldı
Kongur'um gittiKongur'um.
Arkadaşımdan ayrıldım
Bel kemiğim ayrıldı
Kongur'um gittiKongur'um.
4 Eylül 1992 / Alma Ata
----------------------------------------------------------------------------------------------
(1) Kumuk Türkçesinden aktaran: Çetin PEKACAR.
Bu metniyazarı Bedreddin Mehmedov (Badrutdin Mahammadov)
Nizamî toplantısı münasebetiyle Baku'ya geldiğinde
Prof. Dr. Sadık TURAL'a vermiş ve ondan yayımlamasını rica etmiştir.
(2) Dağıstan Yazarlar Birliği ÜyesiKumuk sahası şairi
gazeteci.
(3) Manas: Dağıstan'daMahaçkala-Derbent karayolu üzerinde
eski bir Kumuk yerleşim merkezinin adı.
(4) Yır: Halk şiiri; türkü.
(5) Yuvşan: Pelin.
(6) Yırlamak: Şiirtürkü söylemek.
(7) Gömmek kelimesinin Kumuk Türkçesinde iki anlamı var: "Bir şeyi gömmek" anlamında fiil ve "masmavi" anlamında sıfat. Bu mısraları yazan Bedreddin Mehmedov'un gözleri mavidir; dolayısıyla şair bu mısra ile tevriye yapıyor.
(8) Kongurav: Zil; tef.


LinkBack URL
About LinkBacks
Türk Kültürü Dergisinin 358. sayısında (Şubat 1993



Alıntı ile Cevapla

Bookmarks