Doğma büyüme Akdenizli olan Erguvan baklaya benzer küpeleri yeşil yapraktan kalbi ve eflatun rengi çiçekleri ile karşılar İstanbulluları... Bir insanı bir ağacı bir hayvanı tanımadan koşulsuz sevmek neden bu kadar zor? Herhangi bir ağacı adını bilmesek bile onun evrenin özü toprağa inen köklerini kainatın sonsuzluğu gibi gökyüzüne uzanan dallarını mevsimleri takvim sayfaları gibi döken yapraklarını düşünmek; sevincinde üzüntüsünde çiçekleriyle konuşan bir ağacı sevmek neden zor olsun? Sevgiden önce tanımak tanıyınca sevmek sonra korumak en son sahiplenmeyse kolay olan deneyelim o zaman... Herhangi bir ağaçtan başlayalım tanımaya... Aşağıdan yukarı süzelim onu. İşte önce kök sonra gövde ve nihayet tepe tacı. Ağacın karşısına geçip onun habitus'una yani genel görünümüne bakmak gerekir sonra. Tepe sürgünü dik mi aşağı mı sarkıyor? Tepesi dar mı geniş mi? Dallar yukarı mı yöneliyorlar aşağıya mı? Sonra gövde kabuğuna bakalım ne de olsa gövde rengi bir ağacın nüfus kağıdıdır. Dallar ve sürgünler ağacın görüntüsünü yaratır. Sürgünler aynı zamanda ağacın gençliğinin ifadesidir. Sanki hiç açmayacakmış gibi sıkıca kapanmış yaprak ya da çiçek tomurcukları bu sürgünler üzerinde belirir. Bir çeşit örtünmedir bu. Doğanın saati çaldığında ve sonunda hazır olduklarında tomurcuklar ya da yapraklar açılır.








EŞSİZ BİR BOĞAZ SEFASI

Doğada ağaçlar da insanlar gibi eşsizdir. Hiçbiri diğerine benzemez. Bu ağaç dünyasında öyle bir ağaç vardır ki eşsizliği kanıt istemez. Bir bahar sabahı İstanbul Boğazı'nın iki yakasındaki koruları aniden morumsu pembe eflatun bir bulutla kaplar. Kısa süre de olsa en güzel Boğaz sefasını o sürer. Bu eşsiz ağaç tarifi mümkünsüz çiçeklerinin rengiyle anılan Erguvan'dır. Eşsizliği çiçeklerinin rengi değildir sadece. Erguvan'ın kalp şeklindeki yaprakları da benzersizdir. 5-10 santimlik bu yaprakların üst yüzü koyu yeşil arka yüzü açık yeşildir. Erguvan şaşırtıcıdır da... Önce çıplak dallarında salkım salkım kümelenmiş akasyaya benzeyen çiçekleri açar sonra yapraklanır. Çiçekler bir yıl önce açan çiçeklerin yerinden çıkar. Bir erguvan ağacının çiçeklenmesi için en az 5-6 yıl gerekir. Sonbaharda olgunlaşan meyvesi taze fasulyeye ya da ince baklaya benzeyen kızılkahverengidir. Meyvenin içinde mercimek büyüklüğünde sert kabuklu tohumları bulunur. Sonbahardan kalan bu tohumlu meyveler yapraklar döküldüğünde bile dallarda asılı kalır. 2 ila 10 metre arasında kalan boyuyla yuvarlak dar tepeli ufak tefek bir ağaçtır. Gövde kabuğu genç yaşlarda ince ve kızılkahvedir. Sonraları kalınlaşır ve siyahımsı olur. Doğma büyüme Akdenizli olan Erguvan nisan ayının ikinci haftası baklaya benzer küpeleri yeşil yapraktan kalbi eflatun rengi çiçeklerini aynı anda takmış onu seven ama sevgisini gösteremeyen aşığını bekleyen romantik bir genç kız gibidir. Şehrin umulmadık sokaklarında tepelerinde bahçelerinde görünür. Boğazın iki yakasına yerleşir. Yıldız'da Kuruçeşme'deki Hatice Sultan Korusu'nda güneşlenir. Küçük Bebek'te Arif Paşa Korusu'nda vakit geçirir. Emirgan'da dolaşır. Boğaziçi Üniversitesi'nin bahçesine uğrar. Anadolu yakasında Kuzguncuk sırtlarındaki Fethi Paşa Korusu'nda rüzgâr geçer çiçeklerinin içinden. Beykoz Ormanları'nda Küçüksu'da Sevda Tepesi'nde aşığını bekler durur. Bir göz atar uzaktan uzağa aşık... Belki ona bir dokunur. Bir şiirin dizesine koyar bir romanda geçer adı. Onun adıyla kitaplar yazar. Onun için bayramlar şenlikler yapar. Ama bu Erguvan'a yetmez. Erguvan korunmayı sahiplenmeyi hatırlanmayı hep başka türlü sevilmeyi bekler. Erguvan'a onu sevdiğimizi daha nasıl belli ederiz? Belki biraz daha tanıyarak...








YAHUDA AĞACI

Erguvan ya da Ergavan'ın Latince adı Cercis siliquastrum. Farsça Erguvân veya Ergavân. Batı Anadolu'da çiçekleri çiğ ya da yağda kavrularak yenilen erguvanın bölgeye göre değişen başka adları da var. Kırmızı Harip Deli Boynuz Elguvan Selecek Zazalak bunlardan birkaçı. İngilizce adı ise Judas Tree yani Yahuda Ağacı... Hıristiyan dünyası İsa'yı ele veren Yahuda'nın ihanetin utancıyla kendini bu ağaca asmasından sonra ağacın çiçeklerinin bu utançtan kırmızıya dönüştüğüne inanır. Judea bölgesinde erguvan ormanları
olan İsrail de Erguvan'ın anavatanı olarak kabul edilir. Ama Erguvan önce Akdenizli sonra Osmanlı sonra da İstanbulludur... Naziktir soğuk rüzgârları sevmez. Osmanlı kültüründe özel yeri olan Erguvan çiçekleri renginden duruşuna kadar Osmanlı'nın sefahatidir. Yüzyılın başında Erguvanlar çiçeğe durduğunda dualarının hayrına inanılan Emir Sultan'ın türbesini ziyarete gelen kalabalıkların Bursa'da buluştuğu dönem ‘Erguvan Cemiyeti Erguvan Faslı Erguvan Bayramı' diye anılırdı. Bursa'da yeniden yaşatılmasına çalışılan bu ritüel Erguvan'ın biraz mistik olduğunun da işareti gibi.









TARİFSİZ BİR RENK

Erguvan bir rengin de adıdır aynı zamanda... Romalılar sadece asillerin giydiği statü sembolü giysilerde kullanılmak üzere yüzlerce deniz yumuşakçası olan Murex branderis'i yok ederek bulmuş erguvan rengini... Ve halkın bu rengi kullanmasını yasaklamış. Asaletin rengi Erguvan bugün bromlu çivitten sentez yoluyla kolayca elde edilmekte... Ama dumanlı pembe mor arası ya da mavi pembe arası lila çivit mavisiyle beyazı karıştırınca karşımıza çıkan bu büyülü renk; Erguvan hâlâ tarif edilemiyor... düz yazı bitti. Şimdi sıra şiirli ve sihirli satırlarda daha da erguvanlaşan Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Erguvanı'nda... “O şehirlerimizin ufkunda her bahar bir Dionyssos rüyası gibi sarhoş ve renkli doğar. Dünyanın tekrar değiştiğini tabiatın ağır uykusundan uyandığını haber vermek ister gibi zengin cümbüşü israfıyla her tarafı donatır bahar şarkısını söyler. İstanbul surlarının üstünde çok eski bir sabah ezanının oracığa takılmış kırık parçasına benzeyen küçük bir caminin Manavkadı Camii'nin yıkık duvarları arasında tek başına fırlamış bir erguvan ağacı vardır ki bana gösterdikleri günden beri her bahar bir kerecik ziyaretine gider bu şehrin sabahlarında toplanmış hissi veren mahmur bakışlı kandilleri seyrederdim. Harap ve bakımsız mazi yadigârları ve etrafında uyuyan ölüler arasında bu erguvan ağacı benim için ezeli bir ebedi arzunun daima yenileşen hayat akışının bir timsalidir ve manzaraya hakim yumuşak duruşundan bu fazlasıyla hissedilir...”









Belki bu satırlar artık tanıdığımız Erguvan'a olan aşkımızı ifade edebilir ve o bizim ona olan aşkımızla bu bahar daha çok Erguvanlaşır! Önce baharın sonra İstanbul'un en son da bizim ruhumuzu başkalaştırarak...