Antropoloji Bilim Dalının İnsan Yerleşimlerine Bakışı ve Yeni Etik Kaygılar
Bana göre, antropolojik bakış açısının en temel ayırdedici yönlerinden birisi, bütüncül yaklaşım (holistic perspective) olarak ifade edilen, ve bir konuya, olay ve olguya kültürlerde var olan öğelerin tümünü hesaba katarak, bu öğelerin birbirleriyle ilişkilerini ortaya çıkararak açıklama getirmeye çalışan bakış açısıdır. Kültür kavramı, antropologların geliştirmiş oldukları, ancak bugün hemen hemen tüm sosyal bilimcilerin benimseyerek kullandıkları bir kavram. Kültür tanımının pek çok ve birbirinden farklı tanımları var (Bkz. Bock, 1969; Güvenç, 1970; Howard, 1993; Rosman, 1989). Ancak, tüm bu tanımlar kültürün çok kapsayıcı olduğu yönünde hemfikirdirler. Kültürü oluşturan parçalar, yani her kültürde, her toplumda mutlaka bulduğumuz ve olmasını beklediğimiz öğeler, özetle şunlar oluyor (Bkz. Kottak; 2001):
1) Dil: Bir toplumun temel iletişim aracı ve var olma dayanağı kabul edilen dil, aynı zamanda o kültürün en derin sembollerini de barındırmış oluyor.
2) Birey, aile ve sosyal gruplar: Her toplum tek tek bireylerden oluşmakla birlikte, başta aile olmak üzere birçok sosyal gruplar aracılığıyla varlığını sürdürüyor.
3) Gelenek ve görenekler: Her toplumun bir geçmişi, bir tarihi bulunuyor ve zaman içinde yerleşmiş töreler o kültürde çok kalıcı unsurlardan oluşuyor.
4) Din ve inançlar sistemi: Kültürler, insanlığın varoluşu, var olma sebepleri ve nereden gelinip nereye gidildiği ve ayakta tutulması gereken ahlaki düzenin ne olduğu konusunda içselleştirdikleri inanç sistemleri geliştirmiş bulunuyorlar. Doğum öncesi ve ölüm ötesi ile ilgili inançlar barındırıyorlar.
5) Yönetim şekli: Her toplumda, sosyal grupları, kadınlarla erkekleri birbirleriyle iliş-kilendirerek kendini idare edişini şekillendiren bir yönetim biçimi bulunuyor.
6) Üretim, dağıtım ve tüketim: Üretim biçimi ne olursa olsun, toplumun gerek avcı toplayıcı olarak edindiği, tarım toplumu olarak ekip biçtiği veya endüstri toplumu olarak ürettikleri ile her toplumda insanların yaşamlarını sürdürmek için gösterdikleri faaliyetler bulunuyor. Malların ve hizmetlerin değiş tokuşu da her zaman söz konusu.
7) Bilgi birikimi, düzeyi ve teknoloji: Her toplumun ulaşmış olduğu bir bilgi birikimi ve teknoloji şekli ve düzeyi bulunuyor. Zaman içinde bazı birikimler geri plana itildiği, unutulduğu gibi, yeni bilgilerin de toplum bilgisine eklenmesi söz konusu.
8) Sanat ve estetik anlayışı: Her kültürün ürettiği bir sanat biçimi, ve bir ahenk, güzellik, ahlak anlayışı ve normları bulunuyor.
9) Sağlık ve hastalık: Her toplumun kendisine özgü bir sağlıklılık durumu olduğunu görüyoruz. Ortalama ömür beklentisi, bazı hastalıkların var olup olmaması veya yaygınlığı, toplumdan topluma ve bir toplum içinde de zamanla değişiyor.
10) Fiziki çevre: Her toplum belirli bir coğrafi alan üzerinde yaşamakta, belirli iklim şartlarına maruz kalmaktadır. Bu coğrafi alan belirli sınırlı bir coğrafi bölge olduğu gibi, mevsimlik göçerlerde olduğu gibi her yıl nehirler, dağlar aşılarak yer değişimleri, ya da günümüz işçilerinde olduğu gibi mevsimlik işçilik, veya çalıştığı ülkeye periyodik gidip gelme şeklinde birkaç alana yayılabilmektedir.
11) İnsan yapısı çevre: Her kültürde, insan yapısı bir fiziki çevrede bulunmaktadır. Arkeologların çalışmaları ile tanıdığımız ilk yerleşim yapıları ile bugünkü endüstriyel kentlerde gördüğümüz binalar, yerleşim kompleksleri, hepsi insan yapısı çevrenin parçalarıdır. Evler, mabetler, tapmaklar, mezarlar, kaleler, köy yerleşimleri, barajlar, yollar, duvarlar gibi tüm inşa edilmiş yapılar kültürün insan yapısı çevresini oluşturmaktadır (Güvenç, 1974:107).
Bütüncül yaklaşım çerçevesinde, toplumsal olay ve olgularla ilgili, -yukarıda basitleştirilerek kısaca özetlenen- kültürü oluşturan tüm temel öğelerin birbirini nasıl etkilediğinin, nasıl bir sentez oluşturduğu da hesaba katılarak, analizinin yapılması hedeflenir. Ayrıca, bu sentezin durağan bir durum olmayıp, hem kendi içinde ürettiği dinamiklere, hem de çevre kültürlerle ilişkiler ve etkileşim sonucu sürekli değişime açık bir sistem olduğu göz önünde tutulur. Bu temel öğeler, her toplumda, her kültürde farklı biçimlerde mevcuttur ve antropoloji, bu öğelerin birbirleri arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışır.
Yukarıda sıralanan kültür öğelerinin her birini başlı başına ele alan, inceleyen, gelişmiş bilim dalları mevcuttur. Söz gelimi üretim ve tüketim ekonomi bilimi; yönetim biçimleri siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler disiplinleri, sağlık ve hastalık alanı günümüzde tıp ve sağlık bilimleri tarafından incelenmekte. Kültürlerin incelenmesini konu edinen antropologlar, elbette tüm disiplinlerin bilgi derinliğini kapsamayı hedeflememekte. Ancak, antropologların yapmaya çalıştıkları, söz gelimi sağlık antropolojisinde, bir toplumdaki sağlık ve hastalık durumunun; ayrıca o toplumdaki sağlık ve hastalık anlayışlarının; ve sağlıkla uğraşanların, sağlık sektörünün tüm diğer kültürel öğeler ile nasıl bir bağlantı içinde olduğunu ortaya çıkarmaktır. Benzer bir şekilde, insan yapısı çevreyi incelerken, bu çevreyi oluşturan maddi ve manevi kültür özellikleri üzerinde durur; bir mesleki grup olarak mimarları, mühendisleri, iç mimarları diğer sosyal gruplarla ilişkilendirerek anlamaya çalışır; farklı mimari yapıların neden farklı olduğunu ve o toplumda ne anlama geldiklerini açıklamaya çalışır.
Antropoloji, bir toplumu (kültürü) en ince ayrıntılarıyla, günlük hayatı ve sembolleriyle inceleyen bir bilim dalıdır. Sosyal antropolojinin klasik araştırma yöntemi, incelenen toplumun içinde en az bir yıl, yani dört mevsim kalarak, bizzat o toplumun içinde yaşayarak, katılımcı gözlem tekniği ile bilgi toplamaktır. Bu yöntem bize, doğduğumuzdan itibaren gözümüzün önünde olan ve içinde yaşadığımız en sıradan olay özgünlüğünü fark etmemizi; dikkat çekmeyecek kadar basit bulduğumuz şeylere eğilip, onun toplumsal anlamı üzerinde durmamızı sağlayan bir bakış açısı verir. Antropolojik araştırma bir sondaj yapmaya benzer. Derinlere inen, odaklanmış ve ayrıntıların önem kazandığı bir bilim dalıdır.
Günümüz kültürlerini anlamaya ve açıklamaya çalışan bu yoğun inceleme yönteminin yanısıra, antropoloji bilimi, kültürleri zaman perspektifi içinde de ele almaya çalışmaktadır. İnsanlığın evrelerini çok kaba hatlarıyla hatırlarsak; bundan iki milyon yıl kadar önce insanın ataları kabul edilen homo sapiens türünün bitkileri toplayarak, avlanma faaliyetlerini sürdürerek ve mağaralarda yaşayarak varlık gösterdikleri bilinmektedir. Günümüzden 20.000 ile 10.000 yıl önce ise küçük topluluklarda sistemli gıda üretimi, yani tarım ve hayvancılık gelişmiştir. Günümüzden 5000 yıl kadar önce de tarıma dayalı yaşam biçimleri, köy yerleşimleri görülmektedir. Tarıma geçiş gibi, kültür tarihimizdeki büyük devrimler, buzulların erimesine de yol açan mega iklim değişiklikleri ile bağlantılı olmuştur. Sistemli tarım ve artık ürünün gerçekleşmesi sonucu, giderek Me-zapotamya, Çin, Mısır, Maya gibi büyük uygarlıklar ve kent yerleşimleri ortaya çıkıyor. Genellikle göz ardı etmemize rağmen, aslında doğa güçleri kültürel devrimlerin gerçekleşmesinde, sosyal değişimde çok büyük bir rol oynamıştır.
Bugün tüm dünya kültürlerini şu ya da bu şekilde içine çekmiş olan endüstri devrimi ve bununla bağlantılı hızlı kentleşme ise bundan sadece 300-350 yıl kadar önce başlamıştır. En önemli devrimlerden birisi olduğu söylenen bilgi, enformatik çağının ise günümüzden sadece 30-50 yıl kadar önce başlamış olması, son derecede hızlanmış bir sosyal değişimin hem içinde, hem de eşiğinde olduğumuzun ipuçlarını veriyor. Tüm bu değişimler; insan yapısı çevreyi, bu çevrenin anl****** fonksiyonunu ve yeniden yapılandırılmasını kaçınılmaz bir şekilde etkileyecek olan değişimlerdir. Fark etmemiz gereken önemli bir konu ise, değişimin başdöndürücü boyutlarda hızlanmış olmasıdır. Birkaç örnek vererek bu değişimin ne kadar kapsayıcı olduğunu vurgulamak istiyorum.
Yaşam beklentisine bakarsak; bundan 100 yıl kadar önce 30 yıl civarında olan ortalama ömür, tüm dünyada çok artmış, birçok sosyal grup arasında bugün 70 yaşlarına kadar çıkmıştır. Yani, bundan sadece bir asır kadar önce 35 yaş ömrün sonlarına yaklaşıldığına işaret ederken, bugün bu yaş, birçok sınıflandırmaya göre orta yaş bile sayılmamaktadır. Tüm dünyada yaşlıların hem sayısı, hem de toplum içindeki oranı artmıştır. Bu gerçeğin pek çok sosyolojik yansıması vardır, bunlardan bir tanesi de insan yapısı çevreye yansımaktadır. Hem gelişmiş, hem de az gelişmiş ülkeler olmak üzere tüm dünyada yaşlılar için özel olarak yapılan barınaklar, evler artmıştır. Ülkemizde kırsal alanda içgöçlerle içi adeta boşalan pek çok köy, yaşlılara ve çocuklara terk edilmiş gibidir (Oğuz, 2003; Taşçı, 2003).
Yüzyıllardır yeryüzünde nadir bir tür olarak yaşayan insanlar, önce tarım devrimi ve daha sonra endüstri devrimi ile büyük bir nüfus artışı göstermiş ve bugün dünyadaki nüfusu 6 milyarı geçmiştir. Bu nüfus artışına paralel olarak, kentleşmenin hızı da artmıştır. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başlarında kentler ve kent yaşamı daha çok endüstrileşen ülkelere özgü bir yerleşim ve yaşam biçimiyken, 20. yüzyılın ortalarından itibaren kentlere büyük kitlelerin akımı kaçınılmaz bir sosyal olgu haline gelmiştir. Sosyal bilimciler, bu akışın kentlileşme mi, yoksa kentlerin kırsallaşması mı olduğu sorusunu sormaktadır (Erder, 1999). Kentsel nüfusun ortalama yıllık artış hızı 1990-1998 arasında sanayileşmiş ülkelerde 0,7 iken; gelişmekte olan ülkelerde 2,9; az gelişmiş ülkelerde ise bu oran 4,3 olarak hesaplanmıştır (UNICEF, 2000:103). Kentlerdeki bu nüfus artışı, kentlerin büyümesi ve yeni kentlerin oluşması, kaçınılmaz olarak insan yapısı çevrenin oluşmasındaki etik uygulamaları da etkilemektedir.
Son 30-40 yıl içinde dünyada yoksullarla zenginler arasındaki uçurum da giderek büyümüş ve yaygınlaşmıştır. Güney ve Kuzey ayırımı olarak adlandırılan bu fark çok çarpıcıdır. Bir uçta yaklaşık toplam 850 milyon insanı barındıran sanayileşmiş ülkelerde 1997'de kişi başına gayri safi milli hasıla ortalama 27,50 ABD $ iken; 615 milyon civarında insanı barındıran diğer az gelişmiş ülkelerde bu sayı sadece ortalama 256 ABD $'dır. Diğer taraftan, 4 milyar 800 milyon nüfus ile dünya nüfusunun çoğunluğunu oluşturan, Türkiye'nin de içinde bulunduğu, ve gelişmekte olan ülkeler olarak sınıflandırılan ülkelerde ise kişi başına düşen gayri safi milli hasıla ortalama 1300 ABD $ olarak hesaplanmaktadır. Ülkelerin kendi içlerinde de büyük gelir farklılıkları mevcuttur. Dünya Bankası verilerine göre, 1990-1996 arasında, gelişmekte olan ülkelerde toplumun en düşük % 40'lık kesimi hanehalkı gelirinden % 15 oranında yararlanmakta, en yüksek % 20'si ise % 51 oranında pay almaktadır (UNICEF, 2000:87). Bu farkların etik ve estetik alana yansımaması mümkün değildir.
Küreselleşme (globalleşme) olarak adlandırılan, kavramlaştırılan değişimlerin pek çok sonuçlarından birisi de kentlerde ve önemli yollar üzerinde yeni bir anlayışla büyük alışveriş merkezlerinin inşa edilmesi olmuştur. Eski çarşı, pazar ve alışveriş merkezlerinden farklı kuralları da getiren bu kompleksler yeni güç odaklarının belirlenmesi ve sembolleşmesine de katkıda bulunmaktalar. Tüm insanları içlerine almasalar da büyük bir kesime, kitlelere hitabediyorlar. Sosyal araştırmalar, bu tür mekânların bazı gruplar için dışlayıcı olduğunu gösteriyor. Dışlama ölçütü ise estetik, ithal estetik mi, sorusu kaçınılmaz olarak karşımıza çıkıyor. Bu mekânlarda yapılması gerekenler, yapılabilenler ve yapılamayanlar var. Türkiye söz konusu olduğunda, İstanbul'da Capitol, Galeria, Ak-merkez; Ankara'da Atrium; İzmit yolu üzerinde Outlet Center ve Özdilek'te görüldüğü gibi pek çok örnekleri bulunan bu modern alışveriş komplekslerinde güvenlik önlemleri eski alışveriş merkezlerine kıyasla çok daha fazla önem kazanmış durumda. Giriş çıkışlar kontrollü, ayrıca davranışlar da denetleniyor. Buraya gelen, ya da gelemeyen insanların da bu kaygıları içselleştirdikleri gözlemleniyor. Mesela, yan sokaktaki bakkala üstü başı dağınık gidebilen birisi, bu merkezlere daha itinalı, daha bakımlı gitmesi gerektiğini düşünüyor (incirlioğlu, 1999; Ünal, 2002).
Küresel konseptler olarak bu yeni yapı komplekslerinin oluşmasında mimarların ve şehir bölge planlayıcıların rolü nedir? Onlar bu yeni mekânların psikolojisinin, toplumsal anlamının bilincindeler mi, farkındalar mı? Mimarların ürettiği tüm yapılar, toplum dinamikleri içerisinde belirli anlamlar taşımakta. Binalar ve yapılar ilk etapta sadece fonksiyonları göz önüne alınarak inşa edilseler de, sonuçta kültürel semboller olarak karşımıza çıkmakta.
Öyle görünüyor ki çağımızdaki yeni savaş biçiminde, terör eylemlerinde kent merkezlerindeki semboller hedefleniyor. 11 Eylül'de New York'ta ikiz kulelerin ve Pentagon'un hedeflenmesi; 2002'de Moskova'daki opera binasında eylem yapılması bu görüşü destekleyen örnekler. Gerek sermaye ve ticaret sembolleri olarak ikiz kuleler, gerekse müzik kültürü merkezi olarak opera binası, Amerikan ve Rus kültürünün önde gelen güçlü vurguları. Buna ilave olarak, 2003 yılı Irak savaşında koalisyon güçlerinin Bağdat müzesinin talan edilmesine müdahele etmemeleri, seyirci kalmaları örneğini verebiliriz. Kültürler arası savaş tezi doğruysa, karşı kültürün en değer verdiği sembollerin, öz-deşleştirildiği değerlerin öncelikle hedeflendiği tezini söyleyebiliriz.
İnsanlar inşa ettikleri binalar aracılığıyla pek çok duygu ve düşünceyi aktarmaya çalışmışlar. Mesela, İstanbul'da 2000'lerin başında temeli atılan, Selçuklu dönemi mimarisinden esinlenilerek ve o dönem medrese konseptlerinden yararlanılarak inşa edilen Yeditepe Üniversitesi'nin Kayışdağı yerleşiminde fakülte binalarının giriş kapıları son derecede yüksek, geniş ve görkemlidir. Giriş kapıları binaların üst yüksekliğine eşit boyuttadır. İnsan girip çıkarken bu kapıların haşmeti altında kalmaktadır. Zaten bu tasarımla anlatılmaya çalışılanın, bilgi ve bilim karşısında insanın ne kadar küçük olduğunun hatırlatılması, ve akademisyenlerle öğrencileri bilim karşısında tevazuya davet etmesi olduğu ifade edilmektedir.
Aslında, belirli bir iddia ve ruhla yapılan tüm binalarda bir kültürün anlatmak istedik-leriyle karşılaşırız. Ankara'da Anıtkabir, İstanbul'da Topkapı Sarayı, Hindistan'da Taç Mahal ve Elefantin Adası Tapınakları, Göreme'deki yeraltı kentleri, ispanya'da Gaudi'nin bahçeleri ve evleri, Londra'da Hyde Park, VVestminster Abbey gibi tüm yapıtlar ana hatları ve ayrıntılarıyla bize o kültürü, normları, özlemleri anlatır, değerlen yansıtır, hatta kaygıları dile getirirler.
Sadece görkemli binalar ve kompleks yapılar değil, çok sıradan ve en küçük evler bile onları inşa eden kültürü tüm yönleriyle yansıtmaktadır. Mesela, Afrika'da Uganda, Sudan ve Kenya arasındaki dağlarda yaşayan Ik Kabilesinin dağ köylerindeki çalıdan yapılmış kulübeler, yine çalılardan yapılmış duvarlarla çevrilidir. Girebilmek için iç ve dış duvarlarda odok ve asak adındaki kapı aralarından geçilir. Bunlar hem dar, hem de geçerken yetişkin bir insanın ayakta duramayacağı kadar alçaktır. Kapıların böyle yapılmasındaki sebep güvenlik kaygılarıdır. Kapıdan girenler tek tek geçmek ve eğilerek girmek zorunda kalmaktadır (Turnbull, 1974:100).
alintidir


LinkBack URL
About LinkBacks




Alıntı ile Cevapla

Bookmarks